Tevazu ve zillet farkı

PaylaşShare on FacebookTweet about this on TwitterPin on PinterestShare on Google+Share on LinkedInEmail this to someonePrint this page

“Herşey zıttıyla bilinir” diye bir ölçü var malum. Tevazu da zıttı olan kibir ve ucubla bilinebilir. Kibir, insanın makam-mevkiinden ötürü, ucub da meziyetlerinden ötürü kendini beğenmesidir. Bu ayrımı daha önce bilmiyordum; İmam Maverdi’nin Edebü’d-dünya veddin’inde gördüm.

Bu durumda tevazu da makam-mevkiinden ya da sahip olduğun meziyetlerden ötürü kendini beğenmemen, diğer insanlardan üstün görmemendir.

Zaten kendini beğenme duygusu insanın içinde kalmaz. Mutlaka dışa vurur ve sahibi etrafındaki insanları küçük görmeye başlar. Bu da onlara karşı hal ve harekâtına yansır, hak ve hukuklarını çiğnemeye kadar varır ki ucub ve kibir bu raddeden sonra zulüm ve zorbalığa döner.

Bir başka ifadeyle tevazua “haddini bilmek” de denir. Kul olarak kusurlarını, eksiklerini bilmek; sevaplarının yanında günahlarını, meziyetlerinin yanında beceriksizliğini hatırlamak ve “ben duygusu”nu sürekli terbiyeli ve ölçülü kılmaktır.

Efendimiz “kalbinde zerre kadar kibri olan cennete giremez” buyurunca adamın biri sorar: İnsan elbisesi, ayakkabısı güzel olsun istiyor, bu da kibre girer mi? Efendimiz “Allah güzeldir, güzeli sever”, buyurur. Ardından “kibir, batarul hakk ve ğamdunnas: hakka karşı hazımsızlık, insanları küçük görmektir” der. Sahih-i Müslim. 

Demek oluyor ki, insan iyi giyinerek, güzel araçlar kullanarak kendisine bir ölçüde değer verebilir, kendisini sevebilir ya da kendisiyle barışık olabilir. Bu insanın fıtratında olan tabii bir benlik duygusudur. Bu duygunun yok edilmesi değil, terbiye edilmesi ve sürekli ölçüde tutulması gerekir. Bu duyguyu yok etmek psikolojik tahribata yol açar. Olanı yok edemezsin; ya (onu hiçleştirerek) bozarsın ya da terbiye eder, dönüştürürsün. Mesela ben duygusunu “kul duygusu”na dönüştürebilirsin.

[Haşiye 1: Benlik duygumuzu ubudiyet duygusuna dönüştürdüğümüzde benlik duygusu öz olarak ortadan kalkmış olmaz. Kul olan bir şey vardır sonuçta; olmalıdır da. Kim kul? Ben kulum. “Eşhedü…”, ben şehadet ederim. Kendimizi özne kılamazsak ubudiyet de arz edemeyiz. Kulluğumuz yüklemse öznesi herbirimizin “ben”leridir; ümmet birliği, ahlaki bütünlük içinse “biz”leriz…

Bu duygu olmasa insan varlık enerji ve heyecanını bulamaz. Ubudiyet de dahil bütün sıfatlarımız var olmamızın uzantısıdır. Özne ve yüklem olmadan; tek özne, tek yüklemle anlam tamamlanmıyor; özneyle yüklem mutlaka birleşmeli. “Ben kulum”, “ben kulluk ediyorum” cümlelerindeki ben’i aldığında anlam dağılır. Kim kul, kim kulluk ediyor? Zat olmadan sıfat, özne olmadan eylem olmayacağına göre kulluk da olmaz, kulluk etmek de olmaz.

Keza kul olmak, kulluk etmek, var olmanın uzantısıdır. Kulluk dâhil bütün ahvâl, ef’âl ve evsâfımızın tecridi nihayet “varlığa” varır… Ben varım+kulum+kulluk ediyorum… Varım: Müstear öz; kulum: sıfat; kulluk ediyorum: fiil… [Bunun için İmam Eş’ari Allah için vücud sıfat-ı nefsiyyedir diyor ve onu diğer sıfatlardan ayırıyor.]

[Haşiye 2: Benlik duygumuzu ubudiyet duygusuna dönüştürebilmek için “varım” yerine “var kılındım”, ya da bir başka ifadeyle “yaratıldım” diye kavrayacağız meseleyi ve hislerimizi bu yönde terbiye edeceğiz. Çünkü gerçek bu. Varlık mahiyetimizden değil, biz câizü’l- vücuduz… [Bunun için varlığın biz yaratılmışlar için hakikî öz değil, Allah’ın lütfettiği müstear öz olduğunu, gerçek özümüzün “adem” olduğunu kabul etmek gerekiyor.]

Mesela bu dönüştürmeyi ya da başka bir ifadeyle bilinç ve his terbiyesini şöyle gerçekleştirebiliriz: Ben yokum+var edilenim+kulum+kulluk ediyorum. [Tasavvufun da ahlakın da felsefî-kelamî temellendirmesi olmalı.]

Vahdeti vücûd neşvesi ağır basan sûfiler nazarlarını “yokum” basamağına odaklıyorlar. Onun için O’dur talip O’dur matlup, O’dur vacid O’dur mevcud diyorlar. O var, gayrı hiçbir şey yok, enelhak vs. sözler sarf ediyorlar…

Bu basamaktan sahih bir teşerri de, sahih bir tahalluk da çıkmaz… Bu basamak salt bir gerçekliğe tekabül eder, ne itikada, ne muameleye, ne ahlaka doğrudan ve bütün olarak tekabul etmez. Kim kime ibadet edecek? Kim kime karşı hakkaniyetli, ölçülü olacak? Teşerri de, tahalluk da ikilik gerektirir. “Var eden+var edilen”; “yaratan+yaratılan”]

Evet, kul olmak da sonuçta var olmanın gereğidir dedik. Var olmak nedir? His ve şuurdur. İnsan bir zerre de olsa illa hisseder, fark eder. Ölçü zerrenin kendisini küre gibi hissetmemesi, zerre kadar hissetmesidir. İnsan kendisini gerçek boyutlarında hissederse bu tevazu ve adl; boyutlarının ötesinde hissederse kibir ve zulüm olur.

Nedir gerçek boyutlarımız? Gerçek boyutumuz ubudiyetimizdir. Bu hem hakka karşı, hem halka karşı boyumuzun ölçüsünü veriyor bize. Hak ma’bûd olduğu için onunla aramızda ontolojik ayrım var. O üstün, biz alçağız. Halk da bizim gibi kul olduğu için ontolojik bir ortaklık-eşitlik var. Onlar neyse nihayet sen de osun.

Şu halde üstüne karşı alçaklık (a-b-d sözcüğünde gayetü’t-tezellül olduğunu unutmayalım); ortaklarına karşı müsâvât, ihtilat, onlardan biri olduğunun farkındalığı düşüyor payımıza. Birincisi hukukullahın, ikincisi hukukul ibadın referansını oluşturuyor.

Efendimiz insanların arasına karışırdı, söküğünü diker, ev işi görürdü. Kendisine seslenene “lebbeyk/buyur” derdi. Çocuklara selam verir, zengin fakir herkesle musafahalaşırdı…

Hasılı, benlik duygusu insanı, kendisini diğerlerinden üstün görmeye (ki bunun lazımı, diğerlerini kendinden düşük görmektir), hak ve hakkaniyet karşısında hazımsızlığa itmedikten sonra tevazua mani değildir.

Tevazudan bahseden bazı metinlerde “mütevazıan min gayri mezelle” ifadesi geçiyor. “cevâden min gayri serefin” gibi… İsrafa varmayan cömertlik, alçaklığa varmayan tevazu…

Bu da gösteriyor ki “kendimizi büyük görmeme” duygusu “kendimizi alçak görme” noktasına varmamalı. Kendisini alçak gören adam zamanla alçaklığı kanıksar ve hakikaten de alçak olur. İnsan hem mülakkin, hem mütelakkin bir varlıktır. Hem konuşan, hem duyan, dinleyen, anlayan, inanan ve nihayet inandığına dönüşen varlıktır… Kemal de zeval de tabiatımızdaki bu değişme-dönüşme kabiliyetinden besleniyor…

Kendisini alçak gören kimse de Allah’a gerçekçi biçimde şükredemez, şükretmek için bilmek, farkında olmak lazım. Tahdis-i nimet, en azından kendi içinden, kendine tahdis-i nimet olmalı.

Burada nüans, meziyetlerini mülk değil, lütuf ve emanet olarak görmek. Kendinden değil, Allah’tan bilmek.  O ölçüde Allah’a karşı minnet, hamd ve şükür halinde olmak.

Evet, bazı sûfîler kendinde fazilet gören kimsenin tevazudan nasibi yoktur demişler. kendisini mahlukatın en şerlisi görmeyen adam mütevazı olamaz diyen de olmuş Ebu Yezid gibi.

Sanırım, bunu şöyle anlamalıyız; kendimizi kendimiz olarak gördüğümüz zaman biz bir hiçiz, ademden halk edildik. Özümüz ademdir ve ademin hiçbir kıymeti yoktur. Ancak halk edilmiş olmamız itibarıyla Allah’ın inayetine mazhar olmuşluğumuz var ki bir kıymet taşıyorsak bu itibarla taşıyoruz. Kendimizde bir şey göreceksek eğer hep bu itibarla göreceğiz ve bu da bize etimolojik olarak Halık’ı hatırlatacak ve şükrü besleyecek.

Hasılı inayetüllah eseri olan varlığımıza bakıp şükredeceğiz, aslımız olan ademe bakıp haddimizi bilecek, inayetin boyutlarını göreceğiz. Yoktan neler yaratmış, neler ihsan etmiş rabbimiz diye hayret ve tazimimiz artacak…

Dolayısıyla insan birer lütf-i ilahi olan fazilet ve meziyetlerini görür, şükreder; asla bunları kendini beğenme, diğer insanlardan üstünlük vehmine alet etmez, etmemeli. Çünkü insan bunların sınanmak için emaneten verildiğini bilir; böyle bir şeyle övünmek aptallık olur. Keza insan şunu da bilir ki, bütün fezaili cami olmak Halık’a mahsustur, mahlukata fezâil taksim edilmiştir, kimsede hepsi cem edilmemiştir. Ve fevka külli zi ilmin alim… [Her bilenden daha çok bilen vardır.]  Bunu da bilen insan bende şu meziyet varsa da filan meziyet yoktur, muhtemel ki o meziyet şu karşımda bulunan âdemde ola… der. Böylece hem haddini bilir, hem muhatabını takdir eder…

Vakar ve kibir farkına gelince, bu da anlattığımla örtüşüyor. Kifaf-ı nefs kabilinden insan yüzünün suyunu dökmemek için insanlardan hizmet almamaya bakmalı, pek işini düşürmemeli. Hele lüksü, konforu için bunu hiç yapmamalı. Ancak insan sonuçta yine muhtaçtır. Efendimiz papucunu kendi tamir ederdi, ama bir hadiste Hz. Ali’ye verip, ona tamir ettirdiği de geçiyor. Çift taraflı okumalı, peygamber bile olsa insan yine birine muhtaç oluyor; ancak Hz. Ali gibi hem evvelinden beri velisi hem kayınpederi olduğu bir yakınına yöneliyor. Allahu a’lem. Biz de öyle el-akrab fel akrab, ihtiyacımızı yakından uzağa doğru gördürebiliriz…

Ama hangi ihtiyaç? Hem hakiki ihtiyaç, hem de o an kendi kendimize göremeyeceğimiz bir ihtiyaç. Böyle bir durumla karşı karşıya olduğumuzda yüksünmek kibirdendir. Hayayla, vakarla ihtiyacın ne ise onu minnet etmeyecek kimseye açarsın, özde Allah’dan sözde ondan istersin… Verilirse teşekkür eder, verilmezse hamd eder, vardır bir hikmeti der, sonunu beklersin…

 

28 Mayıs 2013