Mutluluk takıntısı

PaylaşShare on FacebookTweet about this on TwitterPin on PinterestShare on Google+Share on LinkedInEmail this to someonePrint this page

İnsanın işini vaktinde ve kıvamında yapmasından mütevellit tatmin duygusu yaşaması mutedil ölçülerde tabi ki fıtridir. Aksi durumda hasıl olan huzursuzluk da tabiidir. Ama insanın az bir şey yapıp çok tatmin duygusu yaşaması yani ilgili duygunun itidal ölçülerini aşması bir anormalliğin göstergesi olsa gerek. Hasta kimsenin nekahet dönemini yavaş yavaş atlatmaya başladığı sırada içip de tadını ilk almaya başladığı çorbayla yaşadığı istisnai mutluluk gibi. Normal zamanlarda çorba içerken bu mutluluğu yaşamayız. Nekahet dönemini atlatmakta olan kimsenin tadını almaya başladığı ilk çorbadan duyduğu bu mutluluk anormalliktir, yani önceki hastalık döneminin faturasıdır. İnsan peşi sıra yiyeceği bir kaç çorbada bu hali atlatır. Daha sonra içeceği çorbalar aynı olmasına rağmen ne aynı lezzeti alır ne aynı keyfi yaşar. Çünkü normalleşmiştir.

Günümüz insanı da teknolojik konfor, kent hayatının getirdiği hareketsizlik, oyun-eğlence sektörlerinin işten güçten alıkoyması gibi sebeplerle bir tür hastalık yaşıyor. Az bir irade disipliniyle bunu aşıp işlerini vakitlice yapmaya başladığında sıradışı bir mutluluk yaşıyor.  Tabi bu mutluluğun bir de sonuçtan kaynaklanan tarafı var. İşlerini vaktinde yapıp bitiren kimse hayatından daha fazla randıman alıyor ve bu da onu daha çok mutlu kılıyor.

Tehlikeli olan tarafı sanırım mutluluk takıntısıdır. Her yaptığı işin, her yaşadığı anın mutluluk üzerinden muhasebesini tutmak bir takıntıdır. Mutsuzluk baskısıyla binbir zahmet ve maliyetle denkleştirilen şey sözde mutluluktur. Böyle bir hayatta mutsuzluk adeta şantaja dönüşmüştür. Şantaj altında mutluluğun kendisi değil, olsa olsa çabası ve nihayet taklidi olur. Sevmek için sevilmez; nefret etmek için nefret edilmez; mutlu olmak için de mutlu olunmaz.

Az ara sokağa girelim… Çünkü bir şey, kendi kendisinin aracı ya da amacı olamaz. Aracı ya da amacı olduğunda artık o şey bir gönül/duygu objesi olmaktan çok bir zihin/düşünce objesi olur, kategori değiştirir. Artık o bir durum değil, bir kavramdır. Reel değil, hayal-tasarımdır. Şey, nefsül emrdeki haliyle tab’an yaşanır, duyumsanır; ona vazedilmiş mahiyetiyle-kavramıyla vaz’an değil. Mesela mutluluğun bir öz kendi vardır; özlediğiniz bir insanı ansızın karşınızda bulduğunuzda yaşadığınız duygu gibi. Bir de mahiyeti, kavramsal boyutu vardır. O insanla karşılaşmadan önce onunla karşılaşacağınızdan haberdar olur, günler öncesinden müstakbel-muhayyel karşılaşma anında yaşayacağınız duygu üzerine düşünür, tasarımlarda bulunur, adeta o an mutlu olmaya şartlanırsınız. Ne var ki, o an geldiğinde yüklendiğiniz zihin yükü duygularınızı gerer, birinci durumdaki kadar mutlu olamazsınız.

Aynı şekilde, namaz kılıyorum diye veya namaz için namaz kılınmaz. Allaha kulluk için namaz kılınır. Mutlu olmak için de mutlu olunmaz, belki Allah’a nankörlük etmeyeyim, şükredenlerden olayım diye insan -aklına mutluluğu getirmeden- kendisini iyi hissetmeye bakar. Ya da mutsuzluk blöflerine kulak asmaz. Bizde her duygunun en temel referansı Allah’tır. Allah bunun için hayatımızın anlamıdır. Yoksa herşey, kendisi sebebiyle ve kendisi amacıyla olurdu. Hiçbir şeyi anlamlandıramazdık. İnna lillahi ve inna ileyhi raciun… Sebeplerin sebebi Allah’tır, amaçların amacı da Allah’tır…

Ayrıca mutluluğu amaçlaştıran takıntı makineye bağlı hayat gibi mutluluğa bağlı hayata mahkum ediyor bizi. O kadar zayıf düşüyoruz ki ufak bir mutsuzlukta çöküyoruz. Bu aşamada çeşitli sektörler devreye giriyor: Sinema, müzik, eğlence,spor, roman, şiir, alışveriş, oyun, psiklojik destek, haplar, yogo vs, seanslar vb. ek desteklere bağlı bir hayat üzerinden sürekli ve çok yönlü tüketen kitleler oluşturuluyor. Yani iliklerimize kadar soyuluyoruz; ne için? Mutlu olmak için. Soyulduğumuzda ne oluyoruz? Mutsuz… Tekrar mutlu olmak için tekrar kazanıp tekrar soyuluyouruz… Susadıkça susuzluğumuzu artıracak içeceklerle kandırıyorlar. Kandıkça susuzuyoruz…

Bir devr-i daimdir gidiyor. Kazanamayacak duruma geldiğimizde soyulamayacağımıza hükmediliyor ve o zaman mutluluktan pay sahibi kılınmıyoruz ve tımarhaneye ya da klasik tabiriyle kötü yollara düşüyoruz. O zaman da toplumun zombisi oluyoruz.

02 Temmuz 2013