İslamî Eğitim Kurumları ve Medreselerin Islahı -I-

PaylaşShare on FacebookTweet about this on TwitterPin on PinterestShare on Google+Share on LinkedInEmail this to someonePrint this page

İslamî eğitim tarihi üzerine yapılan araştırmalarda medrese öncesi ve medrese sonrası olmak üzere başlıca iki dönemin varlığına dikkat çekilmektedir.

Muhtemelen “medrese” kelimesinin kavramsal olarak ifade ettiği anlam ve medreselerle diğer eğitim kurumları arasındaki eğitim anlayış ve düzeniyle alakalı farklılıklar araştırmacıları bu iki dönem arasında ayrım yapmaya itmiş olmalıdır.

Medrese kavramı sözlükte mekân ismi olup ders görülen yer anlamına gelir. Bu kelimenin kavramsal anlamına bakıldığında medrese; sürekli ve sistemli eğitim görülen, ayrıca talebe ve hocalarının her türlü ihtiyacını karşılayacak (kütüphane/mektebe, yemekhane/imaret, yurt/seken, hamam, revir/daru’ş-şifa ve vakıflar gibi) yan kurumları bulunan eğitim müesseseleridir. Medreselerle başta camiler olmak üzere diğer eğitim müesseseleri arasında eğitim düzeni açısından önemli farklılıklar bulunmaktadır. Medrese öncesi eğitim kurumlarında eğitim işi medreselere göre daha serbesttir. Medreselerde vakıf sahiplerinin şartlarına göre müderrisler tayin edilirken önceki eğitim kurumlarında –mesela camilerde- kendisini bu işe ehil bulan ve çevresinden yeterince destek gören hemen herkes ders verebilmekteydi. Ayrıca medreselerde okunacak ilimler ve bu ilimlerin hangi mezheplere göre okunacağı konusu vakıf şartlarına göre belirlenirken diğerlerinde bu konu hocaların takdirine göre belirlenmekteydi.

Yaygın kanaate göre ilk medrese faaliyetlerinin hicrî beşinci asrın ortalarında başladığı bilinmekte ve bu tarihe kadar süren medrese öncesi dönemde İslamî eğitimin başlıca mescit, ev (Daru’s-Seken), Küttap, (Daru’l-Kurra) ve Daru’l-Kur’ân gibi kurumlarda verildiği belirtilmektedir.

Medrese öncesi eğitim kurumları:

Mekke döneminde Peygamberimizin toplantı yeri olarak kullandığı Zeyd bin Erkam’ın evi aynı zamanda ilk İslamî eğitim kurumudur. Zamanla alternatif eğitim kurumları çıkmış olmasına rağmen eğitim tarihindeki yerini koruyan evlere sonraki asırlardan bir örnek olarak İmam-ı Şafii’nin talebesi er-Rabî‘ bin Süleyman’ın evini gösterebiliriz. Kaynaklarda verilen bilgiye göre İmam-ı Şafii’nin kitaplarını okumak üzere yaklaşık dokuz bin kişinin binekleriyle birlikte er-Rabî‘nin evi önünde toplandığı bildirilmektedir[1].

Medine’ye hicretin ardından Mescid-i Nebevî’nin inşasıyla eğitim genel olarak mescide taşınmıştır. Medreseler yaygınlaşana kadar İslamî eğitim kurumlarının başında gelen mescitlere birkaç örnek olarak Mısır’da hicrî 21 yılında inşa edilen Amr camisini, Şam’da hicrî 87 yılında inşa edilen Emevî camisini, Bağdat’ta hicrî 145 yılında inşa edilen Mansur camisini ve yine hicrî 360 yılında Mısır’da inşa edilen Ezher camisini zikredebiliriz.

Mescitlerin yanında küttap ve daru’l-kurra adı verilen başka eğitim kurumlarının varlığı da bilinmektedir. İsimlerine cahiliyye döneminde de rastlanan[2] küttapların, İslam dininin ilim tahsilini teşvikiyle kasaba ve köylere kadar yayıldığı ve buralarda sayıları binlere varan talebelere eğitim verildiği bilinmektedir. Mesela bu dönemde Dahhak bin Müzahim’in (v. 105 h.) idare ettiği küttaplardaki talebe sayısının üç bine vardığı ve talebeleri denetlemek üzere binek kullandığı rivayet edilmektedir. Yine hicrî ikinci asırda, İbn-i Havkal’ın tespitiyle, sadece Sakliya’ya bağlı Balarm şehrinde üç yüz kadar küttap bulunduğu bilinmektedir[3]. Medreselerin kuruluşundan sonra da faaliyet gösteren küttaplar, çocuklara medrese öncesi okuma-yazma eğitiminin verildiği ilk mektepler konumundadır. Kaynaklarda genel okuma-yazma eğitiminin dışında sadece Kuran eğitimine hasredilen bir eğitim kurumu olarak Daru’l-Kur’ân’lardan da söz edilir. Örneğin hicrî birinci asrın sonlarına doğru Ebu’l-Kasım el-Belhî’nin muallimlik yaptığı ve çok sayıda öğrencisinin bulunduğu bir Daru’l-Kur’ân’ın varlığından haberdarız.

Ayrıca Medine’ye hicretin ardından Mescid-i Nebevi’nin bitişiğinde kurulan Suffa’yı özel olarak zikretmemiz yerinde olur. Suffa başta fakir muhacirler olmak üzere kendini ilme verenler için yapılmış hem bir barınak hem de bir eğitim müessesesidir[4]. Suffa’da yaklaşık olarak yetmiş sahabinin kaldığı belirtilmekte ve burada eğitim gören sahabilerin İslam’a yeni giren kabilelere muallim olarak gönderildiği bildirilmektedir[5].

Hicrî ikinci asrın sonlarına doğru kütüphane ve tercüme kurumu olarak tesis edilen Beytü’l-Hikme (Daru’l-Hikme) de özellikle aklî/hikemî ilimlerin müzakere edildiği önemli bir kurumdur. Musul’da Ebu’l-Kasım Cafer el-Mavsılî (v. 333. h.) Daru’l-İlm adında bir kütüphane inşa ettirmiş ve içerisine hemen bütün ilimlerle alakalı kitapları toplayarak insanların hizmetine sunmuştur. Bunlar gibi hicrî 395 yılında Kahire’de inşa edilen Daru’l-Hikme de içinde her çeşit kitabın bulunduğu ve her ilim dalından âlimin toplanıp ilmî müzakerelerde bulunduğu eğitim kurumlarındandır.

İsimlerine yer verdiğimiz bu kurumların yanında bazı kitapçıların da (Havanîtü’l-Verrakîn) ilmi tartışmalar için kullanıldığı bilinmektedir. Yakut el-Hamevî, Cahız’ın bu gibi dükkânlardan kiralayıp araştırma yapmak üzere kullandığını nakleder. Bunlardan başka emir ve vezirlerin sarayları da ilmî ve edebî meclislerin tertip edildiği eğitim kurumları arasında zikredilebilir. Ayrıca bu saraylarda devlet adamlarının evlatlarına özel derslerin verildiği de bilinmektedir. Hatta saraylarda eğitim veren hocalara özel olarak müeddip adı verilir[6].

Medrese sonrası eğitim kurumları:

Medrese sonrası dönem hicrî beşinci asrın ortalarında büyük Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün (v. 485 h.) Bağdat’ta inşa ettirdiği Nizamiye medresesiyle başlar. Bağdat’ın dışında Isfahan, Rey, Nişabur, Merv, Belh, Herat, Basra, Musul ve Amul gibi şehirlerde de Nizamülmülk’ün inşa ettirdiği medreseler bulunmaktadır. Bazı kaynaklar onun Irak ve Horasan’ın her şehrinde bir medrese kurduğunu ve Nişabur’da bir hastane/bimaristan ve Bağdat’ta bir ribat inşa ettiğini belirtmektedir[7].

Aslında yaygın kanaatin aksine ilk İslam medreselerinin Nizamiye medreselerinden çok daha önce kurulduğunu söyleyebiliriz. Bağdat’ta kurulan Nizamiye medresesinin ilk medrese olmadığını ileri süren Tacettin es-Sübkî, Beyhakiyye ve Sa‘diyye medreseleri başta olmak üzere Nişabur’da Nizamiye’den önce kurulmuş dört medreseden söz eder ve bunlardan önce de başka medreselerin bulunduğuna işaret eder. Es-Sübkî Nizamiye medreselerinin ilk İslam medreseleri olarak tanınmasını ilk olarak bu medreselerde hoca ve talebelere ücret verilmiş olmasına bağlar[8]. Bir diğer tarihçi el-Makrizî ilk medrese fikrinin hicrî üçüncü asrın sonlarına tesadüf ettiğini söyler. El-Makrizî’nin (v. 845 h.) beyanlarından, İslam dünyasında kavramsal anlamıyla ilk medrese planının Abbasî halifesi el-Mutedıd Billah’a ait olduğunu öğreniyoruz. El-Mutedıd Billah, Bağdat’ta sarayını inşa ettirirken inşaat alanını geniş tutmuş ve saray binasından arta kalan alana eğitim binaları yaptırmayı planlayarak bu binalarda ilim-sanat erbabına ücretsiz eğitim-öğretim imkânı sunmayı hedeflemiştir[9]. Ne var ki el-Mutedıd Billah’ın bu planını gerçekleştirip gerçekleştirmediği hakkında bilgi sahibi değiliz. Kaynaklarda kurulduğu kesin bilinen ilk medresenin Nişabur’da Hassan el-Kureşî el-Ümevî’nin (v. 349 h.) medresesi olduğu belirtilmekte ve yine bu yıllarda Ebu Hatim İbn-i Hayyan et-Temimî’nin ismine nispet edilen bir medresenin varlığı bilinmektedir[10].

Muasır araştırmacılardan Naci el-Maruf da, Nizamiye medreselerinden önce Horasan ve Maveraünnehir’in çeşitli bölgelerinde sayıları otuzüçe varan muhtelif medreselerin bulunduğunu kaydetmektedir[11]. Fakat gerek es-Sübkî’nin değindiği maaş uygulaması, gerekse ilk örneklerine göre daha sistemli ve sürekli eğitim vermesi sebebiyle Nizamiye medreseleri İslam dünyasında ilk medreseler olarak tanınmıştır[12]. Bu bakımdan bazı muasır araştırmacılar, Nizamiye medreselerinden önce kurulan medreseleri küçük medreseler olarak tanımlarken daha sonra kurulan medreseleri de büyük medreseler olarak tanımlamaktadır[13].

Nizamiye medreselerinden sonra medrese geleneği İslam coğrafyasının hemen her bölgesine yayılmış ve başta devlet adamları olmak üzere toplumun ileri gelenleri tarafından kasaba ve köylere varıncaya kadar çok sayıda medrese inşa ettirilmiştir. Nuaymî (v. 978 h.) Dimeşk medreselerini tanıtmak için kaleme aldığı ed-Daris fi Tarihi’l-Medaris adlı eserinde -Daru’l-Kur’ân ve Daru’l-Hadislerin dışında- bu şehirde kurulan tam 130 adet medrese hakkında bilgi vermektedir. Yine Makrizî (v. 845 h.) el-Hıtat adlı eserinin Mısır medreselerini tanıttığı bir bölümünde 75 kadar medrese ismi zikretmektedir. Ayrıca Coğrafya bilgini İbn-i Cübeyr, hicrî altıncı yüzyılda Bağdat’ın doğu tarafında otuz kadar medrese bulunduğunu ifade etmektedir[14].

İslamî eğitim kurumları içinde en önemli mevkii ihraz eden medreselerde başta şer‘i ilimlerle alakalı eğitim verilmekte ve tek bir mezhebe göre tedrisat yapılan medreselerin yanında iki veya dört mezhebe göre tedrisatın yapıldığı medreseler de bulunmaktaydı. Mesela hicrî 631 yılında Bağdat’ta Halife el-Mustansır Billah tarafından kurulan el-Medresetü’l-Mustansıriyye’de aynı anda farklı hocalar tarafından dört mezhebe göre eğitim verilmekteydi[15]. Bu medreselerde şer‘i ilimlerin yanında lügat ve edebiyat ilimleri de öğretilmekte; hatta bunlardan başka mantık, matematik, hikmet, tıp ve astronomi ilimleriyle alakalı dersler verilmekteydi. İslamî ilimler arasında hadis eğitimine ayrıcalık tanındığı için bu ilimle alakalı eğitim genelde Daru’l-Hadis diye anılan müstakil ya da medreselere bitişik özel binalarda verilmiştir.

Anadolu ve Osmanlı medreseleri:

İlk olarak Selçuklular döneminde yaygınlaşan medreseler Anadolu’ya da Selçuklular eliyle girmiştir. En eski Anadolu medreseleri hicrî yedinci asırda inşa edilen Konya medreseleridir. Bunlar hicrî 640 yılında inşa edilen Sırçalı medresesi, hicrî 649 yılında inşa edilen Karatay medresesi ve hicrî 674 yılında inşa edilen İnce Minareli medresesidir. Selçukluların eğitim anlayışını kendilerine örnek alan Osmanlılar da medrese faaliyetlerine ağırlık vermiş ve ilk padişahlardan itibaren memleketin muhtelif bölgelerinde büyük medreseler inşa etmişlerdir. Osmanlı beyliğinin kuruluşundan yaklaşık 32 yıl sonra, ilk Osmanlı medresesi Orhan gazi tarafından hicrî 730 (veya 731) yılında İznik’te kurulmuş ve Davud-ı Kayserî (v. 751 h.) buraya baş müderris tayin edilmiştir. Bursa’nın fethiyle beylik merkezi buraya taşınarak medrese faaliyetleri Bursa’ya geçmiş ve oradan da Edirne’nin fethi üzerine beyliğin buraya taşınmasıyla burada da çok sayıda medrese inşa ettirilmiştir. Nitekim Osmanlı eğitim tarihi üzerine yapılan araştırmalara göre Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’da Sahn-ı Seman medreselerini (Medaris-i Semaniye) inşa ettirmesine kadar medrese faaliyetleri devletin siyasi ve kültürel merkezleri olan İznik, Bursa ve Edirne’de icra edilmiştir.

İstanbul’un fethinin ardından kurulan Sahn-ı Seman medreseleri, Süleymaniye Külliyesinin kurulduğu miladî 1557 yılına kadar devletin en yüksek eğitim kurumları olarak ün salmıştır. Sahn-ı Seman medreselerinin kuruluşu üzerine yapılan düzenlemelerle medreselerin sınıfları/bölümleri yedi mertebeyken Süleymaniye Külliyesinin kuruluşuyla bu sınıflar ona yükselmiştir. Miladi 1557 yılından itibaren Osmanlı eğitiminde geçerli olan on sınıf şunlardan ibarettir:
· İbtida-i Hariç
· Hareket-i Hariç
· İbtida-i Dahil
· Hareket-i Dahil
· Musıla-i Sahn
· Sahn-ı Seman
· İbtida-i Altmışlı
· Hareket-i Altmışlı
· Musıla-i Süleymaniye
· Süleymaniye

Miladî on sekizinci asrın başlarından itibaren bu sınıflara Hamise-i Süleymaniye ve Daru’l-Hadis-i Süleymaniye sınıfları eklenerek bunlar on iki sınıfa yükselmiş ve medreselerle ilgili son ıslah hareketi olarak 1914 yılında Daru’l-Hilafeti’l-Aliyye medreselerinin kuruluşuna kadar da bu derecelendirme geçerliliğini korumuştur[16].

İlk şekliyle Sultan Fatih tarafından ihdas edilen bu sınıflar başlıca dört grupta tahlil edilebilir. Hariç sınıfları, Dahil sınıfları, Sahn-ı Seman sınıfları ve Süleymaniye sınıfları. Elimizde medreselerde okutulan ilimlerin hangi sınıflara tekabül ettiğini detaylı olarak gösteren belgeler bulunmamaktadır. Bu nedenle yukarıda belirtilen sınıflarda tek tek hangi kitapların okutulduğu ve her bir sınıfın hangi seviyeye tekabül ettiği konusunda net bilgi veremiyoruz. Bununla birlikte Hariç medreseleri daha çok alet ilimlerinin tahsil edildiği medreseler iken Dahil medreseleri daha yüksek düzeyde eğitim verilen medreselerdi. Cevdet Paşa’nın şu ifadeleri de bu fikri desteklemektedir: “…talebeden biri danişment olmak murad eylerse ibtida ulemadan bir zata varıb Hariç derslerini yani mukaddimat-ı ulumu talim ve tahsil ettikten sonra ol zatın tavassut ve delaletiyle müderrisînden birine varub ve dahilî derslerini görüp Sahn derslerine kesb-i liyakat eylerdi ve Sahn medreselerine dahil olabilmek için onların idadiyesi hükmünde bulunan medreselerde ikmal-i ulumu mürettebe etmek lazım gelirdi ki, bunlara Mûsıla-i Sahn deniliyor.[17]” Cevdet Paşa’nın mukaddimat-ı ulum derslerinin okutulduğu medreseler diye nitelendirdiği Hariç medreselerinden önceki ilk üç sınıfta; başlıca Kelam ilminden Haşiye-i Tecrit, Belağat ilminden Şerhu’l-Miftah okutulduğu ve yine Kırklı medreselerde Şerh-i Mevakıf ve Şerh-i Makasıt gibi kitaplar okutulduğu nazar-ı dikkate alınırsa Osmanlıların ilk devirlerinde ilmî seviyenin ne kadar yüksek olduğu daha iyi anlaşılır. Ayrıca ilk sınıfın Haşiye-i Tecrit sınıfı olduğunu düşünürsek, ders programlarına bakıldığında bugünkü medreselerin yukarıdaki hiyerarşide on sınıf içinden ancak birinci sınıfa dahil olabileceği görülür.

Yukarıda sırasıyla isimleri belirtilen bu medreselere girebilmek için önce sıbyan mekteplerinde okuma ve yazma eğitimi almak gerekmekteydi. Sıbyan mekteplerinde eğitimini tamamlayan bir talebenin bu medreselerdeki toplam tahsil süresi nizamî olarak yaklaşık on beş senedir. Osmanlı eğitim sisteminde umumî medreselerin dışında bir de ihtisas medreseleri bulunurdu. Bunlar Daru’l-Hadis, Daru’l-Kurra ve Daru’t-Tıptır. Umumî medreseleri ikmal eden bir talebe tercihine göre ya memuriyet hayatına atılır ya da bu medreselerden birine girerdi.

Medreselerin Islahı:

Osmanlılarda medrese faaliyetleri Fatih devrine kadar belli bir vasatta seyir ederken Fatih’in düzenlemeleriyle daha sıkı ve sistemli hale getirilmiştir. Miladî onaltıncı asrın ortalarına kadar medreselerde bu düzen korunmuşsa da daha sonraki tarihlerde istismarın önüne geçilememiş ve eğitim işi iyice gevşemiştir. Medreselerin eski disiplin ve düzenini kaybetmesinin en önemli sebebi iltimastır. Gerek sınıf geçme sırasında gerekse görev alma sırasında ilmî kudreti olmayan kimseler zadegânlık ve iltimas yoluyla isteklerine ulaşmada sıkıntı çekmemiş ve böylece toplumda liyakatsiz müderris ve kadıların sayısı artmıştır. İstismarın yanında onaltıncı asırdan itibaren Osmanlı devletinin siyasî, iktisadî ve askerî alanlarda maruz olduğu zafiyet ilmiye sınıfına da sirayet etmiş, devlet bütün kurumlarıyla duraklama ve çökme dönemine girmiştir. İdarî aksaklığın yanında medreselerde ilmî anlamda da bir duraklama ve gerileme dönemi yaşanmış ve medreseler muasır Avrupa topluluklarında baş gösteren ilmî ve felsefî hareketleri takip edemeyecek hale gelmiştir[18]. Başta Katip Çelebi olmak üzere bir çok araştırmacı Osmanlı medreselerindeki ilmî durgunluğu aklî ve tecrübî ilimlerin ihmaline bağlamaktadır.

Onaltıncı yüzyılın son yarısından itibaren ilmiye sınıfındaki bozukluğu ortadan kaldırmak amacıyla temelde medreselerle ilgili ıslah çalışmaları başlatılmıştır. İlk olarak 15 Ekim 1577 tarihinde III. Murat tarafından verilen fermanda; ulemanın Fatih Sultan Mehmet’in koyduğu kanunlara uyması, talebenin derslerinden başka işlerle meşgul olmaması ve makam elde etmek için usulsüzlük yapılmaması konusunda önemli ihtarlar yer almaktadır. Medreselerin ıslahı için on sekizinci asrın başlarında ve ortalarında da bazı girişimlerde bulunulmuş ve fakat bunlar uzun vadeli sonuç vermemiştir. Artık eski ihtişamını yitiren medreselerle ilgili olarak Tanzimat’tan sonra da iyileştirme çalışmaları yapılmış; fakat her nedense medreseler modernleşen Osmanlı toplumunda hak ettiği ilgiyi bulamamış ve dönemin yeni tesis edilen mekteplerinin gölgesi altında kaybolmaya yüz tutmuştur. Nihayet 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından sonra daha ciddi ıslah hareketleri gözlenmiş ve Tophane medresesindeki açılışın ardından çıkarılan 26 Şubat 1909 tarihli Medaris-i İlmiye Nizamnamesi ile medrese tahsili oniki yıl olarak kabul edilmiştir. Bu nizamnameye göre dinî ilimlerin yanında matematik, coğrafya, tarih, felsefe, fizik, kimya, astronomi ve kozmoğrafya gibi dersler medrese müfredatına dahil edilmiştir. Ancak bu teşebbüs de beklenen sonucu veremeyince yeni ıslah hareketleri beklenmiştir.

Medreselerdeki esaslı ıslahat Mustafa Hayri Efendi’nin Şeyhülislamlığı sırasında dört yıllık çalışmalar sonunda gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmalar bağlamında 1914 senesinde öncelikle hilafet merkezi olan İstanbul’daki medreselerin iyileştirilmesi planlanmıştır. Bu meyanda İstanbul medreseleri Daru’l-Hilafeti’l-Aliyye medreseleri adı altında toplanarak yeni bir eğitim-öğretim planı uygulanmıştır. Daru’l-Hilafeti’l-Aliyye medresesi, başarılı bir plan olmasına rağmen faaliyeti döneminde Osmanlı Devleti I. Dünya savaşına girmiş, umumi seferberlik ilan edilerek gençlerin harbe iştirak etmesi üzerine talebe ve zaman sıkıntısı çektiğinden beklenen verimliliği gösterememiştir. Son olarak medreseler 430 sayılı ve 3 mart 1924 tarihli tevhid-i tedrisat (öğretim birliği) kanunuyla Maarif vekaletine devredilmiş ve ardından kapatılmıştır. O zamana kadar bu medreselerde eğitimine devam eden talebeler Daru’l-Fünun bünyesinde açılan İlahiyat fakültesine naklolunmuştur[19].

Her ne kadar Daru’l-Hilafeti’l-Aliyye medresesi uzun süre eğitim veremeden kapatılmışsa da, biz bu girişimi, yirminci yüzyılın başlarında medrese tasavvuruna iyi bir model teşkil etmesi ve kurucularının Osmanlı eğitim tarihi boyunca elde ettikleri tecrübelerini yansıtan bir plan üzerine oturması açısından günümüz medrese faaliyetleri için önemli buluyoruz. Bu nedenle bir sonraki yazımızda, 1333 yılında İstanbul/Ahmet Kamil matbaasında basılıp neşredilen Daru’l-Hilafeti’l-Aliyye medresesi tanıtım kitapçığını esas alarak müessesenin kuruluş felsefesini, eğitim metodunu ve ders programını incelemeye çalışacağız.

………………………………………………..

[1] El-Ümm, Mukaddime, c. 1, s. 34.
[2] Muhammet Accâc El-Hatip, Lemehât fi’l-Mektebe ve’l-Bahsi ve’l-Mesadir, s. 30.
[3] Kamil Haydar, el-İmaratü’l-İslamiyye, s. 14.
[4] İbn-i Sa‘d, et-Tabakatü’l-Kübra, c. 1, s. 196.
[5] Ekrem Ziya el-Ömerî, el-Muctemeu’l-Medenî, s. 92.
[6] Kamil Haydar, a.g.e., s. 14, 16.
[7] Es-Sübkî, Tabakatü’ş-Şafiiyyeti’l-Kübrâ, c. 3, s. 6.
[8] Es-Sübkî, a. g. e., s. 7. Bu hususu daha önce el-Makrizî de teyit etmiştir. Bkz., el-Hıtat, c. 4, s. 199.
[9] el-Makrizî, el-Hıtat, c. 4. s. 199.
[10] Kamil Haydar, a.g.e., s. 24.
[11] Kamil Haydar, a.g.e., s. 25.
[12] Ziya Kazıcı, İslam Eğitim Tarihi, s. 48.
[13] Kamil Haydar, a.g.e., s. 23, 24.
[14] Ziya Kazıcı, a. g. e., s. 45.
[15] İbnü’l-Fûtî, el-Havadisü’l-Camia, s. 59.
[16] Cevat İzgi, Osmanlı Medreselerinde İlim, c. 1, s. 37.
[17] Hamit Er, Osmanlı devletinde çağdaşlaşma ve eğitim, s. 22.
[18] Bu ifadeler kullanılırken konjonktürel çağrışımlarından mümkün olduğu kadar uzak durmaya çalışılmıştır.
[19] Ömer Öz yılmaz, Osmanlı Medreselerinin Eğitim Programları, s. 15; Ziya Kazıcı, İslam Eğitim Tarihi, s. 102.

01 Ağustos 2013