Genç Doku Dergisi Söyleşi

PaylaşShare on FacebookTweet about this on TwitterPin on PinterestShare on Google+Share on LinkedInEmail this to someonePrint this page

Söyleşi: Mustafa Furkan, Genç Doku Dergisi Kasım sayısı, 2012

Genç Doku Dergisi: Bismillahirrahmanirrahim. Hocam en başta alim bir kavram olarak sadece din ilimleriyle ilgilenen kişi midir? Sadece tefsirci, fıkıhçı, hadisçi mi alimdir? Yoksa fen ilimleriyle, insanlığın hayrına kullanma yollarını gösteren kişiler de bu ilimlerin alimi sayılır mı veyahut genel alim tanımına girer mi? İkinci bir husus, günümüzde özellikle fetva verecek bir alimin hangi pozitif dallarla ilgilenmesi gerekir?

Talha Hakan Alp: Elhamdülillahi rabbil alemin. Vessalatü vesselamü ala rasûline Muhammedin ve ala âlihi ve ashabihi ecmain. Evet, bir kaç soruyu dercedip çekirdek soru sordun. Biraz açmamız gerekecek. Önce alim dendiğinde bizim ıstılahımızda; gerek ayet hadislerde, gerekse İslami ilimler geleneğinde özelde İslam alimi anlaşılır. İslam alimi ne demek? İslam’ı bilen demektir. Kaynaklarından okuyarak, kavrayarak bilen anlamına geliyor bu. Pozitif bilimler diye isimlendirilen modern bilimler diyelim biz bunlara. Bu bilimlerde araştırma yapmış, eğitim görmüş ve artık söz söyleyen insanların genel manada bizim literatürümüzde alim sayılamayacağını burada ifade etmemiz gerekiyor. Bunlar özel, kendi alanlarının alimidirler. Adam diyelim fizikçi. Bu adam fizik alimi, yani fizik bilgini. Zaten bugün Türkçede de buna bilgin deniyor. Günümüzde hala alimle bilim adamı yahut alimle bilgin arasındaki fark muhafaza edilmiş. Alim dendiğinde İslam alimi anlaşılıyor. Bilgin yahut bilim adamı dendiğinde daha çok pozitif bilimlerde okuyan, araştıran adamlar anlaşılıyor. Bunun arasını tefrik etmemiz gerekiyor. Çünkü alimle ilgili biz ayetlerde ve hadislerde çok takdirkâr ifadelerle karşılaşıyoruz. “Allah’tan ancak alim kullar korkar” diyor ayet-i kerime. Peygamber Efendimiz “Peygamberlerin varisleridir” diyor alimler için. Şimdi siz bu makamı herhalde matematik bilginine, mücerred fizik bilginine kullanamazsınız. Bir şekilde onda haşyetullahı besleyecek, bir şekilde onu Peygamber Efendimize varis kılacak ne olması lazım? Allah’la Peygamberle arasında bir sahih nisbet olması lazım. Bu sahih nisbet vahiy üzerinden; ayât-ı teşriiyye ve ayât-ı tenziliyye üzerinden sağlanabilir.

Dolayısıyla vahye vakıf olan, yani Kuran’ı ve sünneti derinlemesine kavramış olan kişi ki, -biz buna alim diyoruz- ancak bu kimse peygambere varisi olabilir, ancak bu kimse Allah’tan hakkıyla korkabilir. Ayât-ı tekviniyye, ayât-ı tabiiyye noktasında fizikçi maddeyi, tabiatı inceliyor. En küçük karelerine kadar nüfuz etmeye çalışıyor. Oradaki düzeni ve sistemi çözmeye çalışıyor. Bu kadim zamanlarda bir fizikçinin tabi ki, tabii ayetler üzerinden Allah’la bir nisbet kurması için yeterliydi. Ama bu nisbet Allah’ın muradını anlama konusunda yeterli bir nisbet değildir. Allah’ın azametini, kudretini anlama kavrama konusunda bir nisbet olabilir. İyi bir bağlantı noktası olabilir. Ama Allah’ın bizden ne istediğini, Allah’tan nasıl korkmamız gerektiğini, peygambere nasıl varis olacağımızı bize tabiat bilgisi, tabiatta gördüğümüz ayât-ı kevniyye vermez. Ayât-ı kevniyye bizi sadece Allah’ın varlığına, birliğine ve O’nun yüceliğine çağırır. Ama Allah’ın bizden ne istediği, neyin haram, neyin helal olduğunu, neyin doğru, neyin yanlış olduğu bilgisini bize vermez.

Bu bakımdan alimle herhangi bir bilim dalının bilginini yahut adamını birbirinden ayırmamız icap ediyor. Alimin vahyi etraflı ve derinlikli biçimde kavrayabilmesi özellikle fıkıhta söz söyleyebilmesi için onun diğer bilim dallarıyla ilişkisi ne olmalı? Diğer bilim dallarından bîhaber olan kimse haram helal konusunda, genel olarak fıkıh konularında yetkin olabilir mi? El cevap: Olamaz. Çünkü fıkıh dediğimiz insan hayatıdır. İnsan hayatı bir yönüyle siyasetle alakalıdır, bir yönüyle iktisatla alakalıdır, bir yönüyle insan psikolojisiyle alakalıdır. İnsanın niyetini, iradesini, duygusunu bilmeniz gerecek. Bunu niye yaptı, neden yaptı? Toplumun psikolojisini bilmeniz gerecek. Siyasi, sosyal, iktisadi akımları, cereyanları bilmeniz gerecek. Hakim kurumları bilmeniz gerecek. Bu kurumların piyasada cari olan uygulamalarını bilmeniz gerekecek. Dolayısıyla bir yere kadar söz konusu alanlarda bilgi sahibi, doğru bilgi sahibi olmanız gerekiyor.

Ancak şunu belirtelim: Bu alanlarda bir fakihin bilgi sahibi olması demek, illa onun pozitif bilimleri örgün eğitim kurumlarında öğretildiği ve eğitildiği şekliyle bilmesi demek değildir. Malum, pozitif bilimlerin kendine göre paradigması, kendine göre bir metafizik anlayışı var ve orada bu söz konusu metafizikten beslenen bir nazariyât yani bir teori, kuram örgüsü var. Bu genelde sekülerdir, yani Allah’ la bağlantılandırılmış değildir. Modern fizikte eşyaya, maddeye Allah’ın yaratmış olduğu birer mahluk gözüyle bakılmaz. Aksine Allah’ın yaratması bağlamından kopartılmış, kendinde bir şey olarak ve bir takım kuramlar ışığında bakılır. İşte mesela Darwin’in Tekamül Nazariyesi ışığında bakılır. Dolayısıyla bunlar çok masum, tamamen laboratuvarda yahut tamamen ilgili alanlarda yapılmış, son derece objektif gözlemler neticesinde hasıl olmuş bilgiler mecmuası demek değildir. Büyük oranda burada ideoloji vardır. Çok büyük oranda burada ön kabuller, bir inanç ve dahası seküler veya siyasi hedefler vardır. Keza bir sömürge planı vardır.

Dolayısıyla sosyal bilimlere çok objektif birer kurum gözüyle bakmaksızın, ama bunların da verilerine tamamen kulak tıkamadan bir fıkıhçının da mutlaka bunlardan yararlanması ve hatta bunların çerçevesini aşıp kendi sosyal bilimler teorisini geliştirmesi, kendi siyaset ve iktisat teorisini geliştirmesi gerekiyor. Yani halk bağlamında, Allah’ın yaratması ve ubudiyet bağlamında bir sosyal bilimler teorisi geliştirmesi elzemdir. Mesela İbni Haldun buna dair bize güzel denemeler sunmuş. Sözgelimi ibni Haldun fizik kanunlarıyla sosyal kanunları birbirinden ayırıyor. Fizik kanunlarında determinizmi doğru bulmuyor, ama sosyal alanda onaylıyor. Gerekçe olarak Kuran’daki “siz kendi durumunuzu değiştirmedikçe Allah sizin üzerinizdeki kendi vaz ettiği durumu değiştirmez” (Rad, 11) ayetini getiriyor. Bu bir sosyal bilimler teorisidir, diyor ve burada sebep sonuç ilişkisinin zorunlu olduğunu belirtiyor. Toplumlar kendi hallerini değiştirmedikçe Allah’tan başlarına gelen haller değişmez. Sebep tahakkuk etmedikçe sonuç taakkuk etmez, ama fizikte öyle demek değildir İbni Haldun’a göre. Fizikte mucizeler örneğinde olduğu gibi bazen sebep gerçekleşmeden sonuç gerçekleşebilir yahut sebep gerçekleştiği halde sonuç gerçekleşmeyebilir. Bu bir teoridir mesela. Bu teoriyi Kuran’dan ilhamla ortaya koyuyor. Sosyal bilim teorisi kurucusu olarak İbni Haldun diğer taraftan aynı zamanda bir fakihtir. Günümüz fakihlerinin bu konuda hakim sosyal bilim söylemlerine teslim olmadan, ama tamamen onlara karşı ilgisiz de kalmadan eleştirel bir gözle Kuran’dan, sünnetten, icmadan ve genel fıkıh kaidelerinden hareketle kendi sosyal bilim teorilerini geliştirmeleri lazım.

Genç Doku Dergisi: Hocam peki şuandaki ilahiyat hocalarımızla alim arasında nasıl bir fark görüyorsunuz? Hani onlar da dini meselelerle ilgileniyor, ama alimlerle aralarındaki ayırımı nasıl yapacağız?

Talha Hakan Alp: Şimdi hususen ilahiyat hocaları üzerinden meseleyi ele alıp daraltmayalım. Genel bir çerçeve çıkartalım. Alim kimdir sorusunun cevabı olsun bu. Alim başta da söylediğimiz gibi, vahyi lafzı, manası ve muradıyla kavrayan adamdır. Vahiy dediğimizde Kuran ve sünneti bir bütün olarak kavramaktan bahsediyoruz. Alim vahiyden önündeki problemleri çözebilecek nazariyyeler ve kuramlar üretebilen adamdır, sistem üreten kişidir. İlim malum, kuru amiyane bir bilgi değil. İzmirli’nin ifadesiyle, malumât-ı amiyâne değildir. Bugün enformatik bilgi deniyor ya buna. Gazete, takvim yaprağı okuyarak; internette, sosyal medyada paylaşımları takip ederek elde etmiş olduğunuz bilgi hasılası… Buna enformatik bilgi diyoruz veyahut malumât-ı amiyâne. Popüler bilgi kısacası. Bu bilgi kaynaklı bir bilgi değildir. Bu bilgi sistemli ve belli nazariyyeden beslenen, belli bir nazariyyeye yol açacak, bir bütün olarak hayatı yorumlayabilecek bir bilgi değildir. Alim bu bilgiyle yetişmez. Velev ki, şu kadar kitap okumuş olsun. Bugünün entelektüelleri bu kabilden sayılır. Entellektüel neden bir alim değil peki? Entellektüel her şeyi okur. Konu hakkında çeşitli yazarları, birbirine çok zıt teorileri, birbirine çok zıt ideojileri ve bu ideojilere müntesip olan yazarların yazmış olduğu şeyleri inceler. Bu sebeple karman çormandır entelektüelin kafası. Belli bir sistem içerisinde okuma yapmadığı için kafası karışıktır. Güncel kriz biraz bununla alakalı. Oysa alim böyle değil. Çünkü ilmin tanımı böyle değil. İlmin bu tanımına göre kaynaklı, sistemli teşekkül etmiş olması, alimin de bize az çok profili hakkında fikir veriyor.

Bu alimin zihniyet boyutuydu. Bir de şahsiyet boyutu var. Alim sadece bilen ve bilgi üreten adam değildir. Aynı zamanda eylem üreten adamdır. Eylem dediğimiz illa siyasi olmaz. İşte Beyazıt meydanında tezahürat yapmak, yumruk sıkmak değil. Eylem uygulama ve amel yani tavırlarımızdır. Kalp amelinden, içimizdeki hissiyattan tutun, sosyal hayatımıza kadar bütün boyutlarıyla insan olarak ortaya koyduğumuz örnekliğin ve tecrübenin adıdır eylem. Selef dönemi aliminin tanımına baktığımızda, orada ilmin sadece bilgiye hapsedilmediğini, bilginin yanında çok yoğun biçimde bir amel vurgusu olduğunu görüyoruz. Bir kalp vurgusu, haşyetullah ağırlığı olduğunu görüyoruz. Hazreti Ömer radıyallahu anhın bir sözü var: “Bu ümmet için en çok korktuğum kimse, lisanı alim, kalbi cahil olanlardır.” Hafızasını bilgi ile doldurmuş, dolayısıyla dilinden seller sular gibi ilim akıyor, ama kalbi kupkuru. Kalbinde marifetullah, haşyetullah yok. Kalbi cahil yani. Hazreti Ömer’in ölçeğinde böyle kimse alim değil, selefin ölçeğinde de keza. Mutlaka hafızaya kazıdığı bilginin o kimsenin yüreğine inmesi gerekiyor. Yüreğinin bütün köşelerine kadar bir itminan olarak yansıması ve bunun gerek sözlerinden, gerek tavırlarından hayata tezahür etmesi gerekiyor. İşte bu kimse alimdir. Buradan günümüze geldiğimizde, sadece ilahiyatçıların problemi değil bu. Medreseli hocalarda da benzer problemleri görüyoruz. Medreselilerde arıza farklı noktalardan nüksediyor, ilahiyat fakültelerindeki akademisyenlerde daha farklı noktalardan.

Genel olarak İlahiyat fakültelerinin yetiştirmiş olduğu ilahiyatçı profilinin en büyük arızası, İslami İlimleri kendine esaslı bir meslek olarak seçmiş olmamaları. İslami ilimler orada sosyal bilimlerin yanında, İslam’ı tanımak için sadece bir gözlem aracıdır. Bizatihi kendilerini İslami İlimlere vakfetmiş değiller.Yani fıkıh araştırmacılığı yapan birisi bir fakih gibi düşünmüyor. Keza tefsir alanında çalışan birisi bir müfessir gibi muhakeme yürütemiyor. İslami İlimlerin tesis etmiş olduğu paradigmanın uzağındalar. Problem bu. Medreseli mümkün mertebe bu paradigmaya sadık kalıyor, lakin medreselinin de başka bir eksiği var. Onlar da İslami İlimlerin özünü ve ruhunu kavramaktan uzaklar. Lafzını ulaşabildiği kaynaklar oranında kavramış, manayı bir yere kadar kavramış, fakat bu mananın altındaki maksadı bir bütün olarak, bir teorik zemin olarak kavrayabilmiş değiller. Onlar da yıllarca fıkıh tahsili yapıyorlar, fakat bir fakih muhakemesine onlar da yabancı malesef. İlahiyatçı bilerek yaklaşmıyor. Sosyal bilimlerin paradigmasından beslenmeye çalışıyor. Medreseli de İslami ilimlerin paradigmasını kavrayabilecek alt yapıya sahip değil. Onun için zaten Türkiye’deki medrese geleneğinden yetişmiş insanlara baktığımızda gönül rahatlığyla bu adam müfessirdir diyebileceğimiz kimse neredeyse yok. Bu kimse fakihtir diyebileceğimiz çok çok az. Halbuki yüzlerce medrese var, binlerce adam yetişiyor. İslami İlimlerin bir nazariyat örgüsü vardır. Bu nazariyat örgüsü kavranmadan İslami İlimlerin sadece metinlerdeki cümleleri ve satırlarını ezberlemek bizi İslam alimi yapmaz. Medresede metinleri ezberleyebilirsin, ama bu metinlerin yansıtmış olduğu temel dünya görüşüne, temel ilim ve eşya anlayışına nufuz etmek için daha etraflı, daha soru sorarak okumak gerekiyor. Oysa dönüp medreseye baktığınızda soru yoktur.Talebe hocaya soru sormuyor. Hoca da talebeyi esaslı sorular sormaya, metnin arka planını deşifre etmeye, metnin atölyesine inmeye teşvik edecek sorular sormaya yönlendirmiyor.

Genç Doku Dergisi: Hocam alim olmak için kafa yapısıyla birlikte kalbi yapı da önemli değil midir?

Talha Hakan Alp: Her ikisi de önemli. Biz ne kafayı ne kalbi, ikisini de ihmal edemeyiz. Kafayı ihmal ederseniz cahil abidler çıkar.Hadis-i Şerifte geçer: “Öyle bir zaman gelecek ki, abidler cahil, alimler fasık olacak.” Kafayı ihmal ettiğinizde cahil abidler, kalbi ihmal ettiğinizde fasık alimler türer. Bu da kıyametin alametidir. Peygamberimizin ikaz ettiği manzaradır bu. Kafaya ve kalbe gerekli yatırımları yapmak suretiyle bizim esaslı alimler yetiştirmemiz gerekiyor. Hem kalp ilme ve maluma adapte edilecek hem de kafa ilme ve maluma adapte edilecek.Her ikisi üzerinden sözkonusu adaptasyonun yapılması gerekiyor.

Genç Doku Dergisi: O halde ikisi yapıldığı zaman bu adam alim olabiliyor.

Talha Hakan Alp: Tabi ki. Peki kalp nasıl adapte edilecek? Burası az konuşulan bir nokta. Öncelikle ilim Allah’a karşı ubudiyetimizi besleyen bir araç olarak görülmelidir. Öğrendikçe Allah’a olan haşyetimiz, muhabbetimiz artmalı. Öğrendikçe ibadete olan iştiyakımız, titizliğimiz artmalıdır. Kafa olarak ilme hazırlanmak ne demek? Çok basit bir ifadeyle, öğrenmeyi öğrenmek, bir şeyi anlamayı öğrenmektir. Biz talebeye bir şeyleri öğretmeye çalışıyoruz, ama en temelde öğrenmek ne demektir bunu öğretmiyoruz. Talebe bir metni ezberlediği zaman, o metnin anlatmış olduğu şeyleri, müellifin muradını ve meramını anladığını zannediyor. Halbuki bu öğrenmek değil. Onun için öğrenmeyi öğrenmek, öğrenmeden önce olması gereken bir şeydir. Bunun için Osmanlı’da medrese geleneğine baktığımızda çocuk yaşlarda okutulacak mantık kitapları hazırlandığını görürüz. Mesela Tuhfetu’l Vildân. Basit sayılmayacak bir mantık kitabıdır ve çocukların diline uyarlanmıştır. 8-10 yaşındaki çocuklara mantık eğitimi verebiliyorlar. Biz medresede mantık eğitimini çocuklara ne zaman veriyoruz? İslami ilimlerde epey bir mesafe katettikten sonra. İlk okuttuğumuzda da talebe anlamıyor. İkinci, üçüncü okumada artık hevesi varsa çat pat anlıyor. Neden böyle? Çünkü mantığı anlamak demek, düşünmeyi anlamak demektir. Biz nasıl düşünürüz? Düşünürken nelere dikkat etmeliyiz? Öğrenmek nedir? Bir şeyi öğrenmiş olmak bize ne sağlar? Biz bütün bunları bilmiyoruz. Talebenin hemen önüne koyup arkadaş bu budur, diyoruz. Talebe pasif ve alıcı konumunda alıyor, gidiyor. Ne hocaya soru soruyor, ne meseleyi başka boyuttan inceliyor. Bütün bunlar daha etraflı, biraz daha tarihi arka plana inmek suretiyle, o dönemin sosyal, siyasal, iktisadi şartlarına değinmek suretiyle kazanacağımız şeylerdir. Günümüzde malesef İslami ilimleri bu şekilde okumuyor ve okutmuyoruz.

Genç Doku Dergisi: Hocam alimi tanımladık. Şuanki üniversite gençliğini bu bilimsel sansasyonlarla uğraştırmadan ilmi hakikatlere nasıl yönlendirebiliriz? Sonuçta gençlik bilimsel şeylerle oyalanıyor, ama dediğimiz gibi, bilimin hakikatine iniş yapamıyor. İniş yapabilmesi için ne gerekiyor?

Talha Hakan Alp: Bu çok yönlü ve sebepleri birkaç cümleyle özetlenemeyecek kadar geniş, kompleks bir problem aslında. Günümüzde okullarda yoğun ders programı, imtihanlar, SBS falan adeta bilgisayara program yükler gibi hafızaya kuru bilgi yüklüyorlar. Bu bilgi gençlerin ezberleme kabiliyetlerini geliştirirken muhakeme kabiliyetlerini götürüyor. Tikelleri biliyor, ama tümeller üzerinde düşünemiyor. Cüziyyatı biliyor, külliyattan bîhaber. Oysa bilgi külliyat üzerinedir. İnsan külliyatı bilir. Külliyatı bilen adam zaten oradan cüziyyatı çıkarır. Bügün tam tersi. Cüziyyat ve izahiyyat içinde boğulup kalıyor. Malumat içerisinde ilmi kaybediyor .Burada esaslı bir biçimde külliyata dönmek gerekir. Bütün ilimlerin beslenmiş olduğu kaynak ilimleri kastediyorum. Mesela İslami ilimlerde Kelam ve Usul-u Fıkh böyle bir ilimdir. Kelam, akaid çekirdek ilimdir. Usul-u Fıkıh da metot ilimleri için çekirdek mesabesindedir. Gerek Usul-u Tefsir, gerek Usul-u Hadis, Usul-u Fıkıh içinde münderiçtir. Bu ilimlere de özellikle ana metin üzerinden okuyarak dönmek gerekiyor. Modern bilimler, pozitif bilimler çok ilgi alanım değil. Fert olarak bir bilgim var, ama üzerine yorum yapacak kadar bir ihtisasım olmadığı için onun hakkında bir şey diyemem. Sadece genel bir manzara var. Tikeller uğruna tümeller feda edilmiş durumda. Furu’ içinde boğulurken usülü kaybettik. Burada usülden kastım esastır.

Genç Doku Dergisi: Hocam ilmihal bilgisine vakıf olamayan, ahlaki çöküntü yaşayan bir gençlik var ortada. İlim talep eden bir gençlik çok az. Bu bağlamda ahlaki çöküntünün ilme ilginin azalmasıyla bağlantısını kurabilir miyiz?

Talha Hakan Alp: Muhakkak kurabiliriz. İlmi başta anlattığımız gibi anlayacak olursak, ilmin semtimizden çekilmesi şahsiyetin, ahlakın, karakterin de çekilmesi demek. Çünkü ilim sadece kafa işi değil, aynı zamanda kalp işidir. İlim sadece hafızaya tıkanan malumat işi değil, aynı zamanda uygulama ve tavır işidir. Bu da gösteriyor ki, ilim dendiğinde onun içinde bilgi de var, siyaset de var, adab-ı muaşeret de var. Bunlar birbirinden kopacak şeyler değil. Evet, günümüzde alimlerin azalması dolayısıyla ilmin kaynaklarının kuruması sözkonusu. Haliyle artık araziyi sulayacak, gerçek ilimle donatacak insanlar yok. Gençler popüler bilgiye sardırıyor kendisini. Filmler, diziler, sosyal medyadaki geyik muhabbetleri, eğlenceler, müzikler, oyunlar vs… Kendilerini sanal dünyanın çer çöpüyle meşgul ederek hem hafızalarını dumura uğratıyor hem kalplerini kurutuyorlar. Bu arada biraz İslam’a, dine ilgi duyan gençler de bir şeyler yapmak istiyorlar elbet. Filan hocanın vaazına gidip, filanın konferansına katılıp, filan yazarın kitabını, dergisini okuyup bir şekilde tutunmaya çalışıyorlar. Bu güzel bir çaba. Eksikleri olmakla beraber güzel bir gayret. Allah eksiklerimizi tamamlamak nasip eylesin! Burada tabii ki, ilmihal bilgisi önemli. İlmihal bilgisi “bismillah” dediğimizde, yola çıktığımız andan itibaren bize lazım olan bilgidir. Yani güzergâh, yol bilgisidir. Bir yola çıkıyorsunuz, lakin güzergâhı bilmiyorsanız olmaz. İlmihal bilgisi böyle bir şey. Namazı nasıl kılacağını, abdesti nasıl alacağını, neyin abdest bozduğunu, guslü nasıl alacağını sana anlatıyor.

Bu hayat bir yolculuksa, her an abdest alma-bozma durumundayız. Her an ezan okunabilir ve namaz mükellefiyetiyle karşı karşıya kalabiliriz. Bir namazı ya kılmışızdır ya da kılmak üzereyizdir, üçüncü bir şık yok. Namazın farzını, vacibini bilmen gerekiyor. Keza haramı, helali bilmen gerekiyor. Günlük hayatta sokağa çıktığın andan itibaren mahremlik fıkhıyla (mahremiyet) muhatapsın. Neye bakabilirsin, ne kadar bakabilirsin? Bunlar yediğimiz içtiğimiz şeyler için de geçerli. Aynı şekilde ticaret yapıyorsun. Kazandığın para, yaptığın akitler (sözleşmeler), yatırımların, işçi-işveren münasebetleri, müşteri-satıcı münasebetleri, orada kullandığın ifadeler vs. bütün bunlar her an bizi haram-helal çatalına getiriyor. “A” şıkkını uygularsan helal, “B” şıkkını uygularsan haram. Hangisinin haram, hangisinin helal olduğunu bilmeyen bir adam burada harama düşebilir. Bunun için ilmihal en temel ve kaçınılmaz bilgidir. Üzücü olan husus, ilmihal bilgisine olan ilginin azlığı. İnsanlar felsefeyle, biraz böyle sufi-mistik hikâyelerle uğraşıyorlar. Yani edebiyatını yapabileceği, sağda solda caka satabileceği bilgiye insanlar meyyaller. Ama bizzat kendine günlük hayatta lazım olan uygulayacağı bilgiye karşı bir duyarsızlık var. Ömer Nasuhi Bilmen Efendinin ilmihaline ya da yeni yazılan ilmihallere karşı bir ilgisizlik var. Ben zaten biliyorum, diyor. Hâlbuki bilmiyor.

Genç Doku Dergisi: Bu da bizde eksiklik oluşturuyor.

Talha Hakan Alp: Bilmediklerini sorularından anlıyoruz. Çok basit meseleleri bile bilmiyorlar. Oturup konuşsan Hasan Hanefi der, Nasr Hamid Ebu Zeyd der, İbn Arabî der, İbn Teymiye der. Sana bir çok isim sayar. Ancak Müslüman âlimlerin ve müfekkirlerin irdeleyeceği meseleleri bu adam kitaplardan, makalelerden okumuş ve kafasında bir yığın soru oluşmuş, bunlarla cebelleşiyor.

Genç Doku Dergisi: Hocam ilmin iki kutbu vardır. Bir ilim var ki, derinleştikçe Allah’ı bulmayı sağlar, bir diğeri de ilmin vermiş olduğu güvenle yani tesadüflere ve bilime tapar olmak, hâşâ Allah’ı yok sayıp her şeyi kendinden olmuş saymak gibi bir durum var. Eski devirlerden farklı olarak günümüzde de hızla ilerleyen bilime tapma var. Sanki esbâp diye bir şey yok. Her şey kendiliğinden olmuştur, şartlarda şudur diye takıldığı yerde yoruma geçip, takılmadığı yerde, zaten işte bilimsel deneyi vardır deniliyor. Bu şekilde Kur’an’ın (İslami bilimlerin) sanki bilimsellikle uyuşmadığı gibi bir algıda var. Geçenlerde mesela bir programda profesörün teki, İslam’la bu projeyi karıştırmayın, dedi ve kalktı gitti masadan. Dinlemeye tahammül edemedi. Bu şekilde bir zıtlık olduğunu ileri sürenler mevcut. Buna nasıl yaklaşmalıyız? Her bilimsel şeyi Allah’ın varlığına götürmeye mi çalışmalıyız yoksa zaten Allah’ın varlığı biliniyor, ama biz bilimsel konuştuğumuz için bilimselliği mi konuşmalıyız?

Talha Hakan Alp: Evet, şimdi öncelikle şu temel tespiti ortaya koyalım: Pozitif bilimler dediğimiz alan bir projedir. Bir sekülerleştirme projesidir. Bunu kadim zamanlardaki ilim-hikmetle karıştırmamak gerekiyor. Dolayısıyla İslam-bilim ilişkisini konuşurken, bilimsel devrimden sonra gelişmiş olan batıdaki “bilimi” kastederek konuşuyorsak, çok yanlış bir zemindeyiz demektir. Bu anlamda İslam ve bilim ilişkisi konuşulmaz. İslam ve hakikat, İslam ve vakıa, İslam ve gerçekliği konuşabilirsiniz. İnsanın hakikate, vakıaya, gerçekliğe dair elindeki imkânlarla, kullanabildiği araçlarla, sağlamış olduğu ittılaı konuşabilirsiniz; bilim budur. Bugünkü pozitif bilim denen şeyi, batılı bilimi siz bağlama dâhil ederek konuştuğunuz zaman, aslında İslam’la mananın, ruhun ve metafiziğin inkar edildiği dolayısıyla Allah’ın ve Allah’ın iradesinin yok sayıldığı bir projeyi konuşmuş oluyorsunuz. İkisi arasında bir ilişki kurulabilir mi? Bu ilişki tezattır. Bu bakımdan İslam’ı bilimin değerleriyle anlamaya yahut anlatmaya çalışmak, Kur’an’ın mu’cizul beyan oluşunu bilimin verileriyle kanıtlamaya çalışmak beyhude bir çabadır. En sonunda gün be gün Kur’an’ın ve İslam’ın yanlış ve haksız olduğu tezine varacaktır bu yol.

Genç Doku Dergisi: Amaç o çünkü.

Talha Hakan Alp: Söz konusu bilimlerin daha maneviyat diye, metafizik diye, ruhiyyat diye bir alanı yok. Tamamen seküler bir alan. Bu bakımdan bir şeyi zıttıyla ilişkilendirerek, doğruluğunu zıttı üzerinden onaylatmaya çalışmak gibi abestir. Tabi günümüzde pozitif bilimler böyle tek düze bir şey değil. İçinde hrıstiyan bilim adamları var. Tanrının varlığı olsun, (onlara göre konuşuyorum) hristiyanlık inançlarının terkizi olsun, bir çok alanda gelenekçi, maneviyatçı bir takım bilim adamları var. Bu adamlar, söz konusu inançlarını tahkim edecek bilimsel teoriler geliştiriyorlar. Mevcut bilimsel gelişmeleri bu istikamette yorumluyorlar. İşte belki bunlarla bir ortak zemin kurulabilir. Ama genel anlamıyla bilim diyorsanız eğer, ortak bir zemin kurmak doğru değil. Baştan bunu tefrik etmek gerekiyor. Ondan sonra saf bilim yani gerçekliğe dair insanın imkân ve araçları nispetinde, gerçeğin kendisi değil, insanın gerçekliğe dair yorumu diyebileceğimiz şey sözkonusu olur. Kaldı ki, gerçek bilim budur. İslam’ın bu bilimle mukayesesini yapabiliriz. Bu zeminde konuştuğumuz zaman, doğru netice almak mümkün. Bu durumda hiçbir zaman zaten bilimin kesin, mutlak olduğunu iddia edemeyiz. Az evvel de ifade ettiğimiz gibi, insanın gerçekliğe dair yorumu diyoruz. Bir yorumdur bu. Bugün bu yorum geçerlidir, ilerde imkânlar ve araçlar gelişir, gözlemler çok daha net, çok daha farklı objeleri bağlamına katar, o yorum eksik görülür ve tadil edilir veyahut eklemeler yapılır. Halbuki İslam’ın doğruluğunu söz konusu yorum üzerine inşa etmeye kalktığınız zaman, İslam’ı belli bir çağın algısı üzerinden onaylatmaya çalışıyorsunuz demektir. Allahın dinini, mutlak ilmin tecellisi olan bir dini bir vaz’ı, kalkıyorsunuz mukayyet, izafi bir ölçüte vuruyorsunuz. Bu da nakıstır.

Genç Doku Dergisi: Arapça bilmeyen kişiler hocam, İslami ilimler adına çok şey kaybetmiş midir? Türkçedeki telif veya tercüme eserler ne kadar yardımcı olabilir?

Talha Hakan Alp: Bu kişi hiçbir şey kazanmamıştır ki, kaybetsin. Bunu kabul etmemiz gerekir. Kur’an Arapça, hadisler Arapça.

Genç Doku Dergisi: Türkçe çevrilmiş olan eserleri yeterli görüyor musunuz, ben onu kastettim.

Talha Hakan Alp: Ona da geleceğiz. Şimdi ilim, başta da ifade ettiğimiz gibi, vahyi lafzıyla manasıyla ve muradıyla kavramaktır. Lafzını kavrayamazsanız manayı kavrayamazsınız. Manayı kavrayamazsınız muradı hiç kavrayamazsınız. Dolayısıyla Arapça bilmeyen bir adam daha vahyin lafzını kavramaktan aciz. Size Türkçe kitaplarla anlatılan şey, evet üç aşağı beş yukarı aslına yakın bir resim çizebilir, ama asla size aslını çizmez. Hiçbir tercüme kaynak metnin aynısı değildir. Her tercümede ne kadar titiz davranırsanız davranın, bir yorum vardır kaynak dil ile hedef dil arasında. Dil canlı bir organizma olduğu için, kelimelerin arkasında bir anlam dünyası, bu anlam dünyasının arkasında bir kültür dünyası olduğu için, o kültürde insanların farklı eylemleri farkı bakış açıları olduğu için Araplar bir olaya farklı, Türkler daha farklı bakar ve kelimeleri, cümleleri farklı kurgularlar. Maksatları aynı şeydir, ama ifade farklıdır. Tercüme eden adam, kaynak metinden ilgili ifadeyi hedef dildeki o birbirine benzemeyen (lafız olarak benzemeyen, ama murad olarak birbirine benzeyen) ifadeyle buluşturamadığı takdirde, ne yapacak? Onu eksik yahut yanlış aktaracak demektir. Çok çok zor bir şey. Dolayısıyla tahrifsiz tercüme olmaz. Her iyi tercüme mutlaka belli oranlarda tahrif içerir, bunu kabul etmek gerekiyor. Bunun için Türkçe kitaplar üzerinden İslami ilimleri orijinal haliyle kavramış olabileceğimizi söyleyemeyiz. İkincisi bir husus, İslami ilimlerin metinlerine dair yazılmış orijinal yahut tercümeler çok değil. Maksadı karşılamaktan oldukça uzak.

Genç Doku Dergisi: O da son zamanlarda artmaya başladı, son on yılda filan.

Talha Hakan Alp: Bu yetmez. Mesela kelam ilminde bakalım hangi kaynaklar tercüme edildi? Şimdi ilahiyatlarda akademisyenlerin hazırlamış olduğu kelam kitapları, bize sadece kelam ilmine dair bir giriş veriyor. Çok genel bir fikir veriyor. Peki klasik metinlerden tercüme edilenlere bakalım. Ebu’l Muin en-Nesefi’nin Tabsıratü’l Edille’si tercüme edildi. Ömer Nesefi’nin kitabı, Taftazani’nin şerhiyle birlikte tercüme edildi. Toplasan iki elin parmaklarını geçmez.

Genç Doku Dergisi: Peki kelam ile ilgili kitaplar bunlar mı?

Talha Hakan Alp: Taftazani’nin Şerhu’l Makasıd’ı, Cürcani’nin Şerhu’l Mevakıf’ı, Ali Kuşçu’nun Şerhu’t Tecrid’i, onun üzerine Cürcani’nin yazmış olduğu haşiyeler… Bunlar hep külliyat. Keza Fahruddin er-Razin’in Metalib-i Âliyye’si, Bakıllani’nin, Cüveyni’nin, Eşari’nin ve İbn Furek’in kitapları duruyor daha. Bunlar tercüme edilmedi ki! Dolayısıyla biz Türkçe kitaplar üzerinden İslami ilimlerin problemlerini, bir bütün olarak ihata etmemiz mümkün değil. Arapçasından bile ihatada güçlük çekiyoruz. Hala daha basılmamış, tahkik edilmemiş yığınla eser duruyor.

Genç Doku Dergisi: Hocam, üniversiteli gençler gittikleri şehirlerde kimileri bir cemaat bulup ilim ile yetinmeye çalışıyor. Kimileri de bulamıyor tabi. Kendi kendine ilim olmaz sözünü biliyoruz, fakat böyle bir açlığın veya yokluğun içerisindeyse genç kardeşimiz, ilk üçe neyi sıralayabiliriz?

Talha Hakan Alp: Kendi kendine ilim olmaz, doğru. İlmi insanların ağızlarından alın, denir. Bizatihi dizinin dibine çökün, hocadan ilmi alın demektir. Kitaplar üzerinden almakla yetinmeyin de bu anlamdadır. Tabi ilim kendi kendine öğrenilmez demek, bizim eğer elimizde başka imkân yoksa kitap okumamıza mani değildir. Elbette ki kitap okuyacağız, lakin kitapları okurken ne yapacağız? Hemen oradan genelleştirmeye kalkmayacağız. Bir kaç kitap okuduktan sonra ahkâm kesmeye başlamayacağız. Ben artık biliyorum, öğrendim iddiasında olmayacağız. Hemen bir şeyleri yargılamaya kalkışmayacağız. Ne yapacağız bunun yerine? Bir kitap okudun ve kafana takılan bir nokta var. Mutlaka bunu o sahanın ehli olan bir hocayla, bir âlimle konuşmalısın. Hocam ben falan kitabı okuyordum, yazar şöyle şöyle bir şey söylüyor, burada takıldım kaldım. Belli yerlerin sonuna soru işaretleri koyarak okumak lazım. Bu şekilde tuğla tuğla, bina inşa eder gibi yavaş yavaş, eksikliğimizin farkında olarak, bir bütünlük, bir yetkinlik iddiası asla taşımadan ilerlemeliyiz. Tabi ki okuyarak, gözlemleyerek, sorup soruşturarak da tahsilimizi sürdüreceğiz. Keşke elde imkân olsa da bir eğitim kurumunda, bir İslami ilimler eğitim kurumunda diz kırıp beş sene, on sene neyse artık, tahsil görmüş olsak. Ne yazık ki, dediğin gibi bu imkânı özellikle İstanbul dışına çıkan gençler bulamıyorlar. Onlar ne yapacaklar? Ulaşabildikleri kadarıyla okumaya devam edecekler. Sadece iddialı olmayacaklar, genelleme hastalığına düşmeyecekler, yargılamayacaklar. Alimlerle istişare ile sürekli okuma faaliyetlerini sürdürecekler.

Genç Doku Dergisi : Burada sıralamada ilmihal en önce demiştik. İkinci, üçüncü aşamada ne gerekiyor?

Talha Hakan Alp : Esasta ilmihal vardır. İlmahalin esasında akide vardır. Fıkıh akideden sonra gelir. Bir de bunun yanına siyer ekleniyor ilmihal kitaplarına. Siyer bilgisi önemli. Peygamber Efendimizle aramızda bir duygu bağının oluşması lazım. Asrı saadeti bilmemiz ve ordan feyiz almamız lazım. Hatta bunun yanına sahabe hayatı eklenmiş olsa mükemmel olur. Onların yaşantılarından ilham almamız işin tamamlayıcısıdır.

Genç Doku Dergisi : O zaman ilimde haddini bilmek tabiri gündeme geliyor. Mesela insanlar tıp, mimarlık gibi uzmanlık gerektiren dallarda çok konuşmadıkları halde, basit dini bilgileriyle kalkıp ahkam kesebiliyorlar. Bu o kişilerin cehaletinden mi kaynaklanıyor? Yoksa İslami ilimlerde az bir şey öğrendiği zaman haddini bilmemeye mi kapılıyor insanlar?

Talha Hakan Alp : Elbette kapılıyor. Bu biraz şununla alakalı: İslami ilimlerde bilginin doğrusunu yanlışını biz ahirette öğreneceğiz. Müctehitler ictihat etti, ama hangisi isabet etti, hangisi hata etti, bunu ahirette göreceğiz. Dünyada bunun birebir ve kesin sağlaması yapılamadığı için atan atıyor. Tutar tutmaz, orayı çok önemsemiyor. Dünyada kimse ona bunun hesabını sormaz. Siz diyelim ki, vergiyle alakalı bir hususta gidip de müşavirle konuşmuyorsunuz. Kafanıza göre vergi şöyledir, vergi hukuku böyledir, işte şu tarihe kadar verilir, şu kadar prim ödersin, şundan yararlanırsın türünden atıyorsunuz. Böyle bir adam kafasından konuştuğunda ilgili mevzuat oradadır, bakarlar veya açıp bir Mali Müşavire sorarlar ve bütün foyası ortaya çıkar. Ama dini konuda Allah’a sorup da, ya Rabbi! Hangisi doğru hangisi yanlış, deme imkanınız yok. Şu an için bunu net ve nihai bir biçimde öğrenme şansımız bulunmuyor. Dolayısıyla insanlar din hakkında konuşuyorlar. Bence sorun bundan kaynaklanyor. Bu da işte takva eksikliğidir. Ahiret şuuru bizde güçlü olmuş olsa, Allah adına, din adına konuşurken, haram-helal, sünnet-bid’at, tevhid-şirk, iman-küfür konularında görüş ileri sürerken ya bu Allah katında böyle değilse endişesi taşırsak, bu durum bizi sürekli temkin duygusuna çeker. Buna çekmiyorsa demek ki, ahiret gözümüzde çok çok uzaklardadır. Sorun bu hassasiyetin kaybında yatıyor.

Genç Doku Dergisi : Hocam, bu noktada sadece Kur’an ‘ı kabul eden, hadisleri reddeden kesimler var. Sadece Kur’an ve sünneti kabul eden, diğer taraftan sahabi uygulamalarını reddeden de var. En basit manasıyla sahabe bizim İslami yaşantımızda ve ilmimizde nasıl bir boşluğu doldurmuştur söyler misiniz.

Talha Hakan Alp : Size bir örnekle anlatayım. Sadece Kur’an ı alıp sünnet ve sahabinin ortak tavrını bir tarafa bırakan adam, Allah’ın bize “salât” diye bir yükümlülük yüklediğini bilir. Ama bunun ne olduğunu bilemez. Çünkü Kur’an salâtın muhtevasını somut biçimde bize açıklamaz. Kişinin bunu mutlaka sünnetten öğrenmesi lazım. Kur’an’ ı ve sünneti baz alan kişi tamam. Allah’ın üzerine salât diye bir ibadet yüklediğini, bu salâtın Hazreti Peygamberimizin kılmış olduğu namaz olduğunu bilir. Ama sözgelimi, hayızlı kadının orucunu kaza edip edemeyeceği, oruç tutup tutamayacağı meselesinde bugün birileri diyor ki, hayızlı kadın hasta gibidir, isterse oruç tutar. Bir başkası da diyor ki, oruç tutması gerekir. Hasta felan da değil, ne alaka diyor.

Şimdi eğer sahabenin ortak uygulama ve tavrını almassanız, bu konuda kafanız karışır, ne yapacağınızı bilemezsiniz. Halbuki 1400 sene ümmetin hiç kafası karışmamıştır. Ne yapacağını çok iyi biliyordu bu ümmetin geçmişindekiler. Neden? Çünkü sahabenin uygulamasını kitap ve sünnetin altına koymuşlar. Biz sahabenin ortak uygulamasına icma diyoruz. Bu açıdan kitap, sünnet ve icma üçlüsü çok önemli. İçtihat zaten ya bunları anlamak ve yorumlamakla ilgilidir ya da herhangi bir mesele çıkmıştır karşına, bunlarda açıkça delilini bulamamışsındır. Onu yine Kur’an, sünnet ve icmadan çıkartılmış genel kurallar ışığında bir hükme bağlamak, demektir ictihat. Kıyas bu üç esasla alakalı, dördüncü bilgi ve hüküm aracıdır bizde.

Gördüğümüz gibi, sahabenin ortak uygulaması ve tavrı olmadığında adetli kadının oruç meselesinde kafa karışıklığı yaşarız. Sahabenin, selefin ve 1400 yıldır müslümanların yaşamadığı kafa karışıklığını, selefin yaşamadığı kafa karışıklığını yaşarız. Bu bir örnektir, buna benzer daha ne meseleler çıkar! Sonunda ne olur biliyor musunuz? Din, dindarlık diye bir yığın kafa karışıklığı ortaya çıkar. Sahabe örnekliğini, yani icmayı kaldırın. Karşınıza dindarlık diye farklı şekiller çıkar. Kısa zamanda ümmet parçalanır gider.

Dolayısıyla bizim bilgide ittifakımız aynı zamanda ümmet olarak siyaset ve sosyal hayatta da ittifakımızı beslemektedir. Bugün yeryüzünde bir buçuk milyar Müslüman var diyoruz. Azınlığı bir tarafa itersen, bunlar genel olarak İslam dairesinde olan insanlardır. Bu insanlar bugüne kadar kendi içinde mezhebi farklılıklar olsa bile, bir din farklılığı gibi algılamadan, algılanmadan birbirleriyle barış içinde yaşamışlar. Ufak tefek olaylar olmuş tabii. Dediğim gibi onlar bir takım siyasi krizlerlerle alakalıdır. O bölgenin siyasal, sosyal, iktisadi cephelerin özel incelenmesi lazım. Ama bir de Hristiyanlığa bakın. Siz Ortodokslukla mesela Katolikliği, Protestanlıkla bu ikisini birbiriyle asla mukayese edemezsiniz. Apayrı birer dindir üçü. Protestanlık bambaşka bir dindir mesela. Hristiyanlık mezhepleri dediğimiz şeyler aslında ulusal dinlerdir. Batı Hristiyanlığının adı Katoliklikti. Doğu Hristiyanlığının adı Ortodoksluktu. Bu köklü yapı farklılığını adına mezhep dediğimiz bir takım itikadi görüşlerle ortaya koyuyordu.

İslam ümmetinin birliği ise fıkıhtaki, itikattaki birlikle sağlanmıştır. Fıkıhtaki birlik derken, fürûu kastetmiyorum. Az önceki hayız meselesinde, adetli kadının orucu meselesinde olduğu gibi bu hususlardaki ittifakı kastediyorum. Detaylarda ihtilaf mani olamazsınız. Önemli olan Hıristiyanlıktaki din parçalanması boyutuna varan köklü ihtilafa düşmemektir.

Genç Doku Dergisi : Hocam, son olarak merak insanın yaratılışında vardır, olması da gerektir. İlim için merak olmazsa olmaz. Merak sadece dine yöneltilirse hayat adına, kültür adına , dünyaya faydalı olma adına bir boşluk oluşturacaktır. Bu açıdan kişide hem dini ilimleri hem dünyevi ilimleri öğrenmede nasıl bir denge kurulmalıdır? Dünyevi ilimler gereksizdir, diye söyleniyor. Buna katılıyor musunuz?

Talha Hakan Alp : İlim bir bütündür aslında. Sadece kişi ihtisas alanı itibarı ile belli alanda uzmanlaşmış oluyor. O kendi ilmini bütün olan ilimden koparmış, apayrı bir nizama, müstakil bir sistematiğe bağlamış olmuyor. İlim özde bir bütün dediğim gibi. Merak burada muharrik bir unsurdur. Ama İslami ilimler sadece merak saıki ile teşekkül etmemiş. Yahut bir insan İslami ilimleri sadece merak saiki ile öğrenmez. Bir sorumlulukla öğrenir. Fıkhı biz, neyin haram neyin helal olduğunu öğrenmek için, bunu öğrenmediğimiz takdirde harama düşeriz korkusuyla, takva duygusuyla öğreniyoruz. Tefsir, Allah benden ne istiyor? Ne buyuruyor? Hadis, Peygamber Efendimiz ne diyor? Bütün bunların birebir benim kulluğumla bir ilişkisi var? Yanlış yaparsam, Allah beni cezalandırır korkusu var. Doğru yaparsam Allah beni mükafatlandırır ümidi var. Bir ümit ve korku halidir, burada İslami ilmi tetikleyen şey.

Buna karşın dünyevi ilimler biraz meslek, ikbal işidir. Geleceğini bunun üzerine kuracak, geçimini bunun üzerinden sağlayacaksın. Toplumda bunun üzerinden bir itibar yapacaksın, bir karizma edineceksin. Keza biraz entellektüel bir merak burada var. Bir ilgin ve kabiliyetin vardır. Okudukça açılırsın, hoşuna gitmeye başlar. Araştırdıkça o alanla ilgili yeni bilgilerin kapısını çalmaya başlarsın. Bahsettiğin merak konusuna bir not düşmüş olalım. Gazali bunu çok güzel anlatıyor. Diyor ki, matematik, tıp veya mantık olsun, bunlar aslında dini ilimler değildir, dünyevi ilimlerdir. Bu ilimler farz-ı kifayedir, farz-ı ayn değildir. Haram-helal bilgisi, yani ilmihal bilgisi farz-ı ayndır. Bunun dışındaki hiç bir ilim farz-ı ayn değildir. Mesela tefsir ve hadiste insanların ihtiyacını karşılayacak bir alimin olması, kapısını çalabileceği bir alimin yetişmesi o toplum için farzdır. Aynı şekilde bir tabibin, mühendisin olması farz-ı kifayedir. Bir denge vardır anlayacağınız. Burada İslami ilim-dünyevi ilim farkı bulunmaz. Tefsir ilmiyle matematik arasında bu konuda fark yok. Birisi doğrudan dini anlamak, rızayı ilahiyyeyi kavramak içindir. Ama farziyet bağlamında, hüküm itibariyle hiç bir fark yoktur.

Genç Doku Dergisi : Sevap itibariyle var mıdır? Yoksa niyete mi bağlıdır alacağımız ecir?

Talha Hakan Alp : Tabi ki, hem niyetle hem o ilmin değeri ile alakalı. Doğrudan Allah’ın muradını anlatan ilimle, Tefsirle insan bedenini inceleyen ilim elbette bir olmaz. Allah’a yakınlık itibarıyla elbetteki tefsir ilmi daha üst seviyededir. Ama tıp ilminin de faydasını inkar edemeyiz. Elinde tedavinle şifa bulmuş insanlar, bu insanların duası, onlara hizmet etmiş olman, onun da büyük sevabı var. Yine de bir alimin milyonlarca insana kalben şifa vermesi daha bir başka tabi.

Genç Doku Dergisi : Hocam Allah razı olsun, çok teşekkür ediyoruz.

30 Nisan 2013