Âlim malum ilişkisi ve şablonlar üzerine…

PaylaşShare on FacebookTweet about this on TwitterPin on PinterestShare on Google+Share on LinkedInEmail this to someonePrint this page

İlim aslen âlimle malum arasında bir nisbettir/izafettir. Dolayısıyla sabit değil, dinamik bir şeydir ilim. Nisbetin taraflarının (âlim-malum) tabi/mahkum olduğu değişkenler adedince binbir renk ve tonda tecelli eder. Senin/alimin durduğu nokta, sarmalandığı ruh ve zihin durumu, nesne/olgu/malumun pozisyonu, aradaki mesafe, ortamın dizaynı/konjonktür, ortama yansıyan ışığın rengi ve gücü gibi değişken faktörler ilgili izafeti belirlemektedir. Birçok defa ihtilaflar bu değişkenlerden kaynaklanır.

Zaman-mekana bağlı bir varlık olarak insanoğlu bu değişkenler ağından bağımsız düşünemeyeceği için onun bilgisi izafidir, mutlak değildir. Bunun için sadece Allah’ın ilmi mutlaktır, mekan-zaman bağlamından azadedir…

İlim, medrese mektep sıralarında hafızana doldurduğun sabit-statik malumat yığını değildir. Üstelik bunlar külli değil, ekseri kaidelerdir ve bize eşya ve olguya dair somut bilgi/hüküm vermezler, sadece resmi görmemiz için önümüzü aydınlatan ışık işlevi görürler. Ve ancak gözümü açmaya cesaret ettiğimizde faydaları dokunabilir.

İlim gözünü açıp probleme bakmaya başladığında ilgili malumatın ışığında gerçekleşen inkişaftır. Dikkat buyurun, burada eşya ve olguya bakmaktan söz etmiyoruz, probleme bakmak diyoruz. Bu ikisi öz itibarıyla aynı şeyler olsa da itibar farklılığı vardır. Eşya ve olgu bir problem olarak algılandığı zaman inkişaftan söz edebiliriz. Ortada bir problem yoksa inkişaf da yoktur.

Dolayısıyla ilim insana, eşya ve olgulara trene bakar gibi değil, bir problemi teşhis eder gibi bakmayı dikte eder. Buna sorularla bakmak da diyebiliriz. Mesela “bu nedendir, bu nasıl bir şeydir, bu ne içindir?” gibi en temel illetleri/nedenleri (ilel-i erbaa) sorgulamaya dönük bir bakıştan söz ediyoruz. Bu sorgulama şey ve olgunun sebepleri, keyfiyeti/vasıf ve fonksiyonları ve amacı hakkında bizi bilgi sahibi kılar.

Bu soruları tatmin edici biçimde cevapladığımız zaman şeye ve olguya dair bilgi/ilim sahibi olmuş oluruz. Aksi takdirde sahip olduğumuz şey sadece amiyane gözlemdir… İzmirli’nin ifadesiyle “malumat-ı amiyane” ya da yeni tabiriyle “popüler bilgi” veya “kuru enformasyon”…

Şimdi ortada bir aktüel siyasi hadise var diyelim. Koltuğuna kurulup hadiseyi tv ekranlarına yansıyan tarafından izleyen Bekir amcanın bakışıyla bir siyaset bilimcisinin-düşünürünün bakışı arasındaki fark ilimle malumatı amiyane arasındaki farka işaret eden açık örnektir.

Bekir amca olayın sansasyonuyla ilgildir. Ne müthiş olay, ne acı olay gibi ekseriyetle hissiyata/sensualiteye raci izlenimler edinir. Siyaset bilimci olayı siyaset bilimi/tecrübesi bağlamında bir standarda oturtur/ona bir mahiyet biçer. Siyaset bilimcisinin gözünde bu hadisenin bir adı vardır. Tıpkı doktorun hafızasında muayene ettiği hastanın rahatsızlığının bir adı olduğu gibi. Bir tanı koyar, tedaviyi ona göre yapar.

İlimde şablonlar vardır, medrese sana bu şablonları öğretir. Karşılaştığın problemi önce şablonlar üzerinden tanımlarsın. Sonra bu şablonlara dair akli-nakli-tecrübi hükümler vardır. Şu durumda şöyle, bu durumda böyle olmalı, böyle yapmalı diyen bir yığın kavram/tanım, yargı sözkonusudur.

Meseleyi bir şablona oturttuktan sonra ilim adamının işi kolaydır. İlgili şablon üzerinden gözlemlerini derinleştirir, hadiseyle derinlikli, nitelikli ilişki kurar, nihayetinde hadiseyi yorumlar, bu hadise şundan kaynaklanmıştır, bu bizim toplumumuzda şu şu gelişmelerin yaşandığının işaretidir, şu şu yöne doğru etki oluşturacaktır, şu şu önlemlerin alınması lazım gibi hüküm cümleleri kurar… Bekir amca sevinç ya da keder yumağının içinde sarmalanırken siyaset bilimci soyut tanımlar, soyut analizler ve nihayet somut teklifler ortaya koyar…

Siyaset pratisyenleri de en sonuncusunu alır, politik-konjonktürün elverdiği ölçüde uygular… Bu uygulamalardan sonra yaşanan değişimi nihayet Bekir amca da görmeye başlar… Yani siyaset bilimci/düşünür ön görür, Bekir amca hisseder, son görür… el avam kel enam, demişler, çoban sürüyü güder…

Şimdi siyaset bilimcisinin işlevini tavzih sadedinde şablonlardan söz ettim. Burada ciddi handikaplar saklı.

Evet, ilimler müterakim izlenim ve tecrübelerin eserleridir. Bu şablonlar da ilimlerce vaz edilmiştir. Tecrübeye sırtımızı dönemeyiz, ama bütün bütün tecrübeye ram olmak da bazen çözümsüzlüğü ya da yanlış çözümleri getirebiliyor. Haliyle bu da ayrı bir tecrübe oluyor ki tecrübeyi yapılan yanlışların bileşkesi olarak tanımlayan amiyane söylemi sadece buracıkta yarım el selamlayabiliriz… Hatta bazen tecrübeleri ihata etmek de mümkün olmuyor, tecrübe diye uyguladığımız çözüm belli bir kesimin, belli bir dönemin tecrübesi oluyor ki bu da çözüm umudu taşımıyor…

Alâ külli hal tecrübelerimiz de bizim gibi izafi ve kısıtlıdır, sağladığı imkan ve avantajlar da öyle…

Bunun için şablonlardan kopamayız, ama şablonları da sorgulayabilmeliyiz. Özellikle sosyal bilimler batılı zihnin, kendi inanç, kültür, siyaset ve tarih tecrübesinin eseridir. Şablonları kendi gerçekliklerine göre oluşturmuşlardır. Siyaset bilimcimizin analizleri bu şablonların sıhhatiyle birebir orantılıdır. Fakihimizin gözlemleri de öyle. Sonuçta fıkıh ilmi her ne kadar müslümanlar tarafından teşekkül ettirilmiş olsa da bir yere kadar tarihseldir, yeni tarihselliklere uyarlanması için tadil ve tecdide muhtaçtır…

10 Temmuz 2013