Kazâ ve Kader (Genel çerçeve)

PaylaşShare on FacebookTweet about this on TwitterPin on PinterestShare on Google+Share on LinkedInEmail this to someonePrint this page

İnanç esaslarımızdan biri de kadere imandır. Kader sözlükte ölçü, miktar, plan anlamlarına geldiği gibi hüküm ve kudret anlamına da gelir.

Dinî terminolojide kader, Allah’ın evrene koyduğu ölçü ve plan anlamındadır. Biz kader kavramıyla kabaca, Allah’ın her şeyi bir ölçü ve plan üzere yarattığını, evrene şaşmaz bir ayar verdiğini anlatmak isteriz.

Nitekim Kamer suresinde “Muhakkak biz herşeyi bir kader/ölçü üzere yarattık” (Kamer, 49) buyurulmaktadır.
Kader kelimesiyle yakın ilişki içinde olan bir diğer terim kazadır. Kaza, sözlükte fasl etmek/ayırmak anlamına gelir. Bu sözlü olur, fiilî olur. Sözlüsü hükmetmek, emretmek, karar vermek ve bildirmek demektir. Bunları yapmak bir şeyi diğer şeylerden ayırmak, onu kendine özgü konumuna getirmek demektir.

Eşariler ve Ehl-i sünnetin cumhuru genellikle kazayı ezeli plan ve yazgı, kaderi ise bu plana uygun biçimde eşyanın tek tek, sırası geldikçe varlık sahnesine çıkması, meydana gelmesi olarak yorumlarlar. Mesela Cürcani kader kelimesini şöyle açıklar: Kader, mümkinatın, kazaya (ezelî plana) uygun biçimde tek tek ademden vücuda çıkması demektir. Kaza ezelde (geçmişte), kader la yezâlde (gelecekte) sözkonusudur, diyor. Ancak Matüridiler Eş’arilerin aksine kaderin ezeli plan, kazanın ise bu planın varlık sahnesine çıkması olarak algılarlar.

Kader ve kaza inancımız, Allah inancımızın bir parçasıdır . Müslümanlar olarak kainatta hiçbir şeyin Allah’ın bilgi, takdir, kudret ve iradesi dışında cereyan etmediğine inanırız. Bu itibarla kader inancımız birer ilahi sıfat olarak Allah’ın bilgisi, hikmeti, takdiri ve iradesiyle ilişkilidir. İbn Abbas’ın “kader inancı tevhiddendir” demesi bundan ileri gelir.

Genellikle Ehl-i sünnet kelamcılar kader inancını Allah’a ait şu dört hususla izah etmişlerdir; ilahi bilgi, ilahi yazgı, ilahi irade ve ilahi yaratım . Yani evren ve içinde olan biten her şey ilahi bilgi dahilindedir. Keza ilahi yazgıda mevcuttur, levh-i mahfuz diye bildiğimiz kainatın arşivinde yer almaktadır. Allah’ın iradesinden bağımsız değildir, ilahi iradeden, ilahi onaydan geçmiştir. Ve herşey yaratılışın konusudur.

Kader inancımızın muhtevasını oluşturan bu prensipler muhtelif Kuran ayetlerinde ifadesini bulmuştur.
Bu ayetlere birkaç örnek olarak şunları zikredebiliriz: “Bilmedin mi ki, şüphesiz Allah, gökte ve yerde olanı bilir. Muhakkak ki, o bir kitaptadır. Hakikaten o, Allah’a göre pek kolaydır” (Hac, 70) Bu ayet kaderin birinci ve ikinci bölümlerini oluşturan ilahi bilgi ve yazgıya işaret etmektedir. Aynı muhtevaya insan fiillerinin de dahil olduğunu gösteren bir diğer ayet Yasin suresinde geçmektedir. “Şüphesiz biz, ölüleri mutlaka diriltiriz. Onların yaptıklarını ve bıraktıkları eserlerini yazarız. Biz, her şeyi apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) bir bir kaydetmişizdir.” (Yasin, 12) Yine bu konuyla alakalı bir diğer ayet şöyledir: “De ki, Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize erişmez” (Tevbe, 51)

İnsanın başına gelen iyi-kötü herşeyin ilahi iradeden geçtiğini gösteren ayetler de vardır. “Eğer Allah sana herhangi bir zarar verecek olursa, bil ki onu, O’ndan başka giderebilecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O’nun lütfunu engelleyebilecek de yoktur. O, bunu kullarından dilediğine eriştirir. O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” (Yunus, 107) Keza “başa gelen hiçbir şey yoktur ki, Allah’ın izniyle olmasın” (Teğabün, 11) ayeti de başımıza gelen herşeyin Allah’ın irade ve onayından geçtiğini gösterir. “Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde uğradığınız hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır.” (Hadid, 22)

İlahi iradenin hidayet ve dalalet durumlarını da içerdiği hususu Kuran’da bir çok defa yer almıştır. Sadece bir örnek olarak şu ayete yer verebiliriz: “Mûsâ, kavminden, belirlediğimiz yere gitmek için yetmiş adam seçti. Onları sarsıntı yakalayınca (bayıldılar). Mûsâ, “Ey Rabbim! Dileseydin onları da beni de bundan önce helâk ederdin. Şimdi içimizden birtakım beyinsizlerin işledikleri günah sebebiyle bizi helâk mı edeceksin? Bu, sırf senin bir imtihanındır. Onunla dilediğin kimseyi saptırırsın, dilediğini de doğruya iletirsin. Sen, bizim velimizsin. Artık bizi bağışla ve bize acı. Sen, bağışlayanların en hayırlısısın” dedi. (Araf, 155)

İnsanın sair fiillerinin de ilahi iradenin kapsamında olduğunu, o murad etmeden evrende hiçbir şey olmadığı gibi o dilemeden insan elinden bir şey çıkmayacağı da Kuran’ın altını çizdiği bir gerçektedir. Nitekim “Hiçbir şey için ben onu yarın yapacağım deme, ancak Allah dilerse yapacağım de.” (Kehf, 23-24) ayetinde bu husus açıkça ifade edilmiştir. Bu ayet kültürümüze “inşallah” deyimini kazandırmış, bir mümin olarak kendi ellerimizle yapacağımız işler de dahil her şeyin Allah’ın iznine bağlı olduğuna ilişkin inancımızı dile getirmiştir. Sadece bu kadar değil, kendi irademizin bile ilahi iradeye bağlı olduğunu gösteren ayetler vardır. “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz” (İnsan, 30 ) ayeti bunun açık ifadesidir.

Görüldüğü gibi ayetler, evrenin ve insan dahil içinde bulunan her şeyin ilahi bilgi ve denetimin dışında olmadığını gösteriyor ki özde kader inancı da budur.

Peygamberimiz’in hadislerinde de kader inancı açık biçimde dile getirilmiştir. Cebrail’in kendisine sorduğu iman nedir sorusuna cevaben saydığı altı maddeden biri kadere iman maddesidir. (Müslim)
Burada insanın aklına şöyle bir soru gelebilir; evrenin ilahi iradeye tabi olması anlaşılabilir bir şey. Ancak karar ve eylemlerinde sınava tabi tutulan insanın ilahi iradeye bağlı olması onun kararlarında özgür olmadığını gösterir. Katılanların özgür olmadığı bir sınav göstermeliktir, böyle bir sınavın ne kazananı ne kaybedeni olur. Dolayısıyla insanın iradesinin ilahi iradeye bağlı olduğu bir hayatın sonunda ne kazananlara verilen ödülün ne de kaybedenlere verilen cezanın ilahi hikmet ve adalet açısından izah edilebilir bir tarafı vardır. İnsanın ödülü de cezayı da hak edebilmesi için özgür/bağımsız bir iradeye sahip olması gerekir.
Evet, bu soru yerinde bir sorudur ve kelam tarihimizde bu soru üzerinden bitmek tükenmek bilmeyen uzun ve derin tartışmalar yaşanmıştır.

Matüridî kelamcıların geliştirdiği “ilahi ilim” teorisi bu soruya iyi bir cevap oluşturmaktadır. Matürîdîler, ilahi iradenin ilahi bilgiye, ilahi bilginin de insanın seçimine bağlı olduğunu ifade etmişlerdir. Çünkü genel bir prensip olarak ilim maluma tabidir. Dolayısıyla Allah’ın bizim fiilimize ilişkin bilgisini belirleyen bizim fiilimizdir. Yoksa bizim fiilimizi belirleyen şey Allah’ın bilgisi değildir. Teoriye göre Allah’ın bizim yapacağımız şeyi bilmesi bizim o şeyi yapacağımız içindir. Allah yapacağımızı bildiği şeyi irade eder/onaylar ve yaratır. Burada ilahi irade onaylayan unsurdur, dayatan unsur değildir. Dolayısıyla insan fiillerinde belirleyici unsur kendi iradeleridir. Önce insan irade eder, Allah bu iradeyi onaylar ve insan fiili işler/kesbeder, Allah ise yaratır. (Beyazîzade, İşârâtü’l-Merâm)

İnsanın iradesinin Allah’ın iradesinden onay alma zorunluluğu ontolojik bir zorunluluktur. Kainatın yaratıcısı ve hakimi olan Allah’tır. İnsanın özgür olması, sınavda olması bu ontolojik gerçeği değiştiremez. Allah kendi hükümranlığı içinde insana özgür irade vermiş, onun seçimini onaylamıştır. Aksi takdirde Allah’a karşı işlenen suçları izah etmek mümkün değildir.

Konuyu biraz daha açacak olursak kelamcılarımızın insan fiilleri/halleriyle ilgili şu tasnifine yer vermemiz uygun olur. İnsan fiilleri ve halleri ızdırari ve ihtiyari olarak iki kısma ayrılır. İnsanın doğuştan sahip olduğu, kendi seçimine bağlı olmayan haller-vasıflar ızdırarîdir. Soyumuz, boyumuz, tenimiz ve temel fizik ve ruh özelliklerimiz yanında yaratılış tarihimiz ve mekanımız gibi bizim varoluşumuzu şekillendiren hususlar bizim irademizi aşarlar. Keza uyku, bir yere kadar hastalıklar ve ecel gibi irademizi aşan durumlar da bu sınıfa dahildir. Bunlara izdırarî haller denir. Bir de bunların çerçevesinde bizim seçimimize bağlı olan hallerimiz, fiillerimiz vardır. Hayatımıza yön veren kararlarımız, günlük işlerimiz, attığımız adımlar ve kurduğumuz sosyal ilişkiler bu kapsamdadır. Bu sadette gerek ahlakî gerek Allah’la ilişkiler bağlamında dinî-ibadî fiillerimiz de kendi seçimimize bağlıdır. Dolayısıyla iyi ya da kötü olmak, salih ya da fasık olmak da temelde bizim seçimimize bağlıdır.

Ancak yukarıdaki ayetlerin de ifade ettiği gibi biz inananlar olan biten hiçbir şeyde Allah’ın inayetini görmezden gelmeyiz. Allah evrene hakimdir. Onun izni ve onayı olmadan yaprak kıpırdamaz. İyi ya da kötü olmamız, salih ya da fasık olmamızı belirleyen temelde kendi seçimimizdir ama Allah bu seçimimizi onaylamazsa bizim ona rağmen bir şey olmamız mümkün değildir. O imtihanın hikmeti gereği bizi özgür bıraktığı konularda irademizi onaylamaktadır, bu onun için bir zorunluluk değildir, sadece hikmet ve adaletinin gereğidir. Allah’ın bizi özgür bıraktığı konular, sorumlu tutulduğumuz konulardır. Ucunda sevap ya da günah olan her konu buna dahildir. Evet, yukarıda yer verdiğim ayetler hidayet ve dalaletin yani insanın iyi ya da kötü olabilmesinin bile Allah’ın iradesine bağlı olduğunu gösteriyor. Bu ilahi hakimiyet yasasıdır. Ama başka birçok ayet de bize Allah’ın kullarına zulmetmeyeceğini gösteriyor. (Al-i İmran, 108; Ğâfir, 31) Bu da ilahi adalet yasasıdır.

Kader inancımız bu iki yasayı birbiriyle uzlaştırmayı hedeflemektedir. İlahi hakimiyet yasası gereği Allah’ın irade ettiği kimseyi saptıracağı gerçeğine inandığımız gibi ilahi adalet gereği şu soruyu da sorarız: Allah kimi saptırmayı irade eder?

Bunun cevabını “Allah bununla ancak fasıkları saptırır” (Bakara, 26) ayetinde buluyoruz; Allah sapmayı kendi seçen kimseleri saptırır. Dolayısıyla kader inancımız bize şunu öğretir; insan seçer, Allah iradesiyle onaylar. Ne insanın seçimi hiçe sayılmıştır, ne Allah’ın iradesi…