Kaza ve Kader (Eski-Yeni bazı tartışmalar)

PaylaşShare on FacebookTweet about this on TwitterPin on PinterestShare on Google+Share on LinkedInEmail this to someonePrint this page

Kader konusu İslam’ın tarih sahnesine çıktığı ilk yüz yıldan itibaren tartışılmaya başlanmış temel bir itikad konusudur.

Bu konuda ortaya çıkan ilk tartışmalar Mabed el-Cühenî’ye nispet edilen “kader yoktur, herşey ilk olarak şimdi ortaya çıkmaktadır, dileyen iyilik, dileyen kötülük yapar” görüşle başlamıştır. Mabed ve taraftarları kader inkarcıları olarak tarihe geçmişler, daha sonra kendilerine yaygın biçimde “kaderiyye” denmiştir. Mutezile Mabed’in görüşünü savunmuştur. Mabed’in görüşünün tam zıt kutbunda insan iradesini hiçe sayacak biçimde kaderci bir anlayış gelişmiştir. Bu anlayışı savunanlara da “cebriye” denmektedir. Cebriye ilahi irade karşısında insanı adeta rüzgarın önündeki yaprak gibi kabul etmiştir. Mezhepler tarihindeki bilgilere göre Cehm b. Safvan bu görüşü temsil eder.
Ehl-i sünnetin temsil ettiği üçüncü bir yaklaşım tarzı bu iki uç arasında bir orta yol arayışını temsil etmektedir. Ehl-i sünnete göre insan ne mutlak bağımsız-özgür bir varlıktır, ne mutlak tutsak-bağımlı bir varlıktır. Aksine insan Allah’ın irade ve kudretiyle sınırlı bir özgürlük alanına sahiptir.

İnsan irade ve seçim sahibi bir varlık olarak özünde özgürdür. Günlük tecrübelerimiz bunu doğrulamaktadır. Bu açıdan Cebriye düşüncesi savunulamaz bir düşüncedir. Ayrıca özgür olmayan bir kimsenin kararları, işleri hiçbir dini ahlaki değer taşımaz. Din özünde insanların irade ve niyetine bakar. İyi irade ve iyi niyet ihlas ve sıdk adıyla dinin de ahlakın da en temel değeridir. İbadetlerde niyetin şart olması da bundan kaynaklanır. İradenin olmadığı yerde niyet, niyetin olmadığı yerde ibadet ve erdem, ibadet ve erdemin olmadığı yerde din ve ahlak sözkonusu olmaz.

İnsan iradeli ve özgür bir varlıktır. Ama yaratılmış bir varlık olarak insanın gücü ve imkanı kısıtlıdır. Her istediğini yapamaz. Yapabileceği şeyler sınırlıdır. Yapabileceği şeyleri de her istediğinde yapamaz. Yapabileceği zamanlar ve şartlar da sınırlıdır. İnsan bu imkan darlığının farkında olduğu için iradesinin sınırlarını baştan kabullenir ve planlarını ona göre yapar. Uyku, hastalık, afet ve ölüm gibi acılara karşı iradesinin payının kısıtlı olduğunu bildiği için planlarına hep bir esneme payı bırakır. Ayrıca kendisi gibi irade ve seçim sahibi milyarlarca insan arasında müthiş bir rekabet içindedir. Aynı anda aynı hedefe yönelen binlerce irade arasından sadece bir veya bir kaçının başarı şansı kaçınılmaz olarak sınırlıdır. Yanısıra kalıtımsal, çevresel ve toplumsal şartlar da az çok irademizin etki alanını belirlemektedir. Bazı insanlar için bazı şeyler iradenin değil, olsa olsa hayalin konusu olabilir. Ve insan kolay kolay bu gerçeği görmezden gelerek gücünü ve imkanlarını boş yere tüketmez. Bu itibarla insanın özgürlüğü başta yaratıcı Allah’ın iradesi, sonra diğer insanların iradeleriyle sınırlıdır.

Mutezile kaderiyye düşüncesinin sonraki yüzyıllarda güçlü bir savunucusu olmuştur. Dinin 5 temel prensibinden biri kabul ettikleri adl (adalet) prensibini insanın Allah’ın iradesinden bağımsız ve özgür iradesine temel kabul etmişlerdir. Mutezile’ye göre Allah’ın irade ve kudreti evrene ve evrenin tabii işleyişine ilişkindir. İnsanın biyolojik yapısı da buna dahildir. Ama insanın inancı, düşüncesi ve eylemleri ilahi irade ve kudretin kapsamına dahil değildir. İnsan iyi ya da kötü her ne yaparsa yapsın Allah’ın irade ve onayından bağımsız olarak yapar. Allah insanın inancına da eylemine de karışmaz. İnsan bağımsız ve özgür iradesiyle seçimini yapar ve eylemi yalın kendi kudretiyle gerçekleştirir. Mutezile buna “yaratmak” kelimesini kullanır ve insanın kendi eylemini kendisinin yarattığını savunur. Gerekçesi adalet prensibidir. İnsanlar, Allah’ın iradesine bağlı olarak yaptıkları işlerden dolayı Allah tarafından cezalandırılamaz, bu Allah’ın adaletiyle bağdaşmaz.

Önceki dersimizde de belirttiğimiz gibi insan iradesinin Allah’ın iradesine bağlı olması onu işlevsiz kılmamaktadır. Çünkü Allah’ın iradesi onaylayan iradedir, dayatan değildir. Bir insan iyilik yapmak istediğinde Allah ona mani olmaz, aksine onun yolunu açar, iradesini onun bu isteğini gerçekleştirmesi yönünde kullanır. Melekleriyle onu destekler. Kendi günlük tecrübelerimizden de biliyoruz ki, iyi bir iş yapmak istediğimizde içimizden bir ses bize hak verip teşvik ederken diğer bir ses sorun çıkarmakta ve gözümüzü korkutmaktadır. Peygamberimiz buna “lemme” yani dokunuş der ve birinci lemmenin melekten, ikinci lemmenin şeytandan geldiğini ifade eder. Dolayısıyla Allah insanın iyi işlerini irade etmek şöyle dursun, onları bizzat teşvik etmekte, melekleri aracılığıyla yüreklendirip moral-motivasyon sağlamaktadır.

Günümüzde kader konusunda inkarcı bir temayül olduğu gözlenmektedir. Bu temayülün arkasında tarihte Mutezile’yi itiraza sürükleyen temel sebeplere modern zamanlardaki hümanist düşünceyi de eklemek mümkündür. Modern çağ temel karakteri itibarıyla Allah’a karşı insanın kutsandığı bir çağdır ve insan üzerinde her türlü egemenlik düşüncesi bu çağda şiddetli bir sorgulamaya tabi tutulmuştur. Kader sorgulamasının ardında genel bir telakki olarak hümanist düşüncenin bir yere kadar etkili olduğunu düşünmek mümkündür.

Günümüz kader inkarcılarının Mutezile’nin tarihte kullandığı argümanlara ilaveten en çok kullandıkları iki argüman vardır: Birincisi kader inancının Kuran’da açık ve somut biçimde yer almıyor olmasıdır. İmanın diğer esasları olan Allah, melek, peygamber, kitap ve ahiret inançları Kuran’da açık ve bazen sıra halinde zikredildiği halde kader inancı zikredilmez. Önceki dersimizde Kuran’da kader inancının muhteva olarak Allah inancı bağlamında sıkça yer aldığını ilgili ayetlere yer vererek zikretmiştik. Dolayısıyla bu argümanın cevabı için önceki dersimize bakılabilir. İkinci argüman, Peygamberimiz’in meşhur Cibril hadisinde imanı tanımlarken rivayetin bazı varyantlarında kadere iman maddesine yer vermemiş olmasıdır. Sözgelimi ilgili hadisin Buharî varyantında kadere iman maddesi geçmezken, Müslim varyantında bu madde geçmektedir. Kader konusunda muhalif düşünenler bunu kadere iman maddesinin hadise sonradan sokuşturulduğunu ileri sürerek eleştirmişlerdir.

Vaktiyle yaptığım küçük bir araştırmayı havi bir yazıyla bu argümanı cevaplamıştım. O yazıyı buraya olduğu gibi taşıyarak bu argümanı burada da cevaplamak istiyorum.

Bilindiği gibi iman, islam, ihsan ve bazı kıyamet alametlerinden bahseden ve hadis literatüründe “Cibril hadisi” olarak bilinen meşhur-sahih hadiste kadere iman maddesi de geçer.

Bu hadiste Hz. Cibril, Efendimiz’e “iman nedir?” diye sorar, o da, “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, resullerine, ahiret gününe ve hayrıyla şerriyle kadere iman etmendir” diye cevap verir. Şu var ki bu hadisin Buharî’de geçen versiyonunda kadere iman maddesi yer almaz.

Kadere iman konusunda kafası karışık bazı kimseler bunu dillerine dolayıp, “kadere iman maddesi Buharî’de yok, Müslim’de var” diyerek sanki diğer hadis kaynaklarında değil de sadece Müslim’de varmış gibi bir zehaba davetiye çıkartırlar. Oysa elektronik kütüphane Şamile’de yapılacak küçük bir araştırmanın ortaya koyduğu envantere baktığımızda durumun çok farklı olduğunu görüyoruz. Sadece Müslim’de değil, Cibril hadisine yer veren ilk devir meşhur hadis kaynaklarının kahir ekseriyetinde kadere iman maddesi sarih biçimde yer alır. Üstelik Buharî’de ilgili hadisin sadece Ebu Hureyre varyantı geçer ve belirttiğim gibi orada kadere iman maddesi yer almaz. Ama gerek Müslim’de gerek onlara çok yakın kuşaktan Tahavî’nin Müşkili’l-âsâr’ında aynı Ebu Hureyre rivayetinde kadere iman maddesi de geçer. Ayrıca şu mühim ayrıntının da farkında olmak gerekir: Cibril hadisi -benim görebildiğim kadarıyla- İbn-i Ömer, Ebu Hureyre, İbni Abbas, Ebi Âmir’den gelir. Bu rivayetlerin istisnasız hepsinde kadere iman esası vardır. Sadece Buhari’de olduğu gibi Ebu Hureyre’ye ait varyantların, hepsinde değil bazısında kadere iman maddesi geçmez. Şu halde meseleyi anlamsızca Buharî özeline hapsetmeden şunu diyebiliriz: Bize Cibril hadisini nakleden sahabilerin rivayetlerinin tümünde kadere iman maddesi yer almaktadır.

Şu bilgiyi de paylaşmalıyım: Yaptığım küçük araştırma neticesinde tespit edebildiğim kadarıyla ilk devir meşhur hadis kaynaklarından Cibril hadisine yer verdiği halde kadere iman maddesinin geçmediği hadis kitapları sadece Sahih-i Buharî ve İbn-i Ebî Şeybe’nin Musannef’idir. Buna karşılık aynı hadisin kadere iman maddesinin bulunduğu varyantına yer veren hadis kaynakları ise bundan kat kat fazla olan şu kitaplardır: Sahih-i Müslim, Tirmizi, Ebu Davud, Nesaî, İbn-i Mace, Müsned-i Ahmed b. Hanbel, Müsned-i Ebî Avâne, Müsned-i Ebî Ya’lâ, Müsned-i Tayâlisî, Sahih-i İbn-i Hibbân, Müsnedü’ş-Şâmiyyîn, Müsnedü’r-Rebî’ ve Şerhu Müşkili’l-Âsâr. Ayrıca içinde kadere iman maddesinin geçtiği Cibril hadisi varyantları daha geniş, daha detaylıdır. Hz. Peygamber Efendimiz’le Hz. Cibril Efendimiz arasında geçen diyaloğa dair daha net ve ayrıntılı bilgi edinmek için bunlara baş vurmak gerektiğini ayrıca izaha gerek yok.

Buharî ve İbn-i Ebî Şeybe varyantlarının adeta birer istisna olduğunu, asıl Müslim varyantının yaygın olduğunu gösteren bu tablo bize diyor ki; Cibril hadisinin Buhari varyantında kadere iman maddesi yer almıyor diye boş yere kafa karıştırmanın hak-hakkaniyetle uzlaşır hiç bir tarafı yoktur.
Son olarak günümüz kader inancı muhaliflerinden bazıları, bu inancın Matüridî itikadının temel metni Nesefî’nin Tebsıra isimli eserinde yer alan iman esaslarına dair bir ifadede geçmediği, dolayısıyla Tebsıra’da iman esaslarının 5 olduğu, Tabsıra’da kader inancının olmadığı, bunun Matüridilere Eşarilerden geçtiği yönünde bir iddia ortaya atmaktadır.

Oysa Matüridî mezhebinin kader konusundaki görüşü genel Ehl-i sünnet inancından farklı değildir. İlgili iddiayı ise yine bir başka yazımda ele alıp, geçersiz olduğunu ortaya koymuştum. Yazının ilgili bölümünü aşağıya alıntılayarak konuyu noktalamak istiyorum.

Tabsıra’da kader inancı yoktur sözü tam bir çarpıtmadır. Çünkü Tabsıra’da kaza-kader bahsini işlemek üzere “kaza ve kader hakkında kelam” başlığıyla açılmış özel bir bölüm vardır. Bu bölümde Tabsıra yazarı Nesefî, kaza-kader inancını savunur, bu inancı benimsemeyen Mutezile’ye ağır tenkitler yöneltir.

Peki, iddia sahibi bu iddiayı neye dayandırıyor diye sorabilirsiniz. Benim tesbit edebildiğim o ki, iddia sahibi bu iddiasını Müellif Nesefî’nin, mukallidin imanını tartıştığı bahiste geçen şu cümlelerine dayandırıyor: “İman, Hz. Muhammed’in Allah katından getirdiklerini tasdiktir. Bu tasdikin içinde tasdiki gereken bütün esaslar vardır. Çünkü bunun içinde Allah Teala’ya, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe iman vardır.” [3] Konu burada bitmiyor. Nesefî tasdiki açıklamaya devam ediyor: “Tafsilatlı biçimde iman edilmesi gereken şeylerin hepsine de iman vardır.”[4]

Burada önce şu iki hususun altını çizmemiz gerekiyor. Birincisi, iddia sahibinin, Tabsıra’nın kaza-kader konusunda ne dediğini, kaza-kaderi bir inanç olarak görüp görmediğini tespit etmek için kitabın kaza-kader bölümüne bakacağı yerde, konuyla alakası olmayan mukallidin imanı bahsine bakması ve bu bahiste geçen dolaylı bir ifadeden böyle keskin ve iddialı bir sonuç çıkarması ilim ve hakkaniyete yaraşır bir tutum değildir.

Altı çizilmesi gereken ikinci husus şudur: İmam Nesefî’nin cümlelerinde ne imanın şartlarından ne imanın şartlarının sayısından ve ne de bunların beş tane olduğundan söz edilmektedir. Çünkü başlık da gösteriyor ki, konu imanın şartları ya da esasları değildir. Konu mukallidin imanı konusudur. Ve bu sadette konu tasdik nedir, mukallidin tasdiki ne kadar geçerlidir gibi sorunlar etrafında şekillenmektedir. Bu bakımdan yukarıda tercümesini aktardığımız ifadelerin imanın şartlarını anlatmak üzere tasarlanmadığını çok rahat söyleyebiliriz. Dolayısıyla Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere ve ahrete imanı burada imanın şartları gibi düşünmemizi gerektirecek bir arka plan yoktur. Bunlar sadece tasdikin içeriği sadedinde serden zikredilmiştir.

Ayrıca imanın şartları bağlamında olmasa bile sonuçta mezkur esaslar zikredildiği halde neden kadere iman zikredilmemiştir, diye bir soru da çok anlamlı değildir. Zira müellif Nesefî, kadere imanın bir iman esası olduğunu, inkârının küfrü gerektirdiğini söylemekte ve bunu mutezileye karşı hararetle savunmaktadır. Kadere iman konusunda Tabsıra’da iddia sahibinin iddialarını çürütecek apaçık beyanlar varken burada doğrudan konuyla alakası olmayan ifadelerden aksi yönde bir sonuç çıkarmaya çalışmak hiç dürüstçe bir davranış değildir. İleride Nesefî’nin kadere imana tahsis ettiği konuya ve orada sarf ettiği sözlere de değineceğiz.

Şimdi sözün baş kısmında “tasdiki gereken bütün esaslar…” ifadesiyle bu son cümleyi birlikte düşündüğümüzde ortaya çıkan sonuç şudur: İman esasları sadece örneklerine yer verilen 5 maddeden ibaret değildir. Bu 5 esas, sadece ayetlerdeki kalıp ifadede yer aldıkları için özellikle zikredilmiştir. Bunların dışında tasdiki gereken ve tafsilatlı biçimde iman edilmesi icabeden başka esaslar da vardır.

Peki zikredilen 5 esasın dışında Nesefî’nin iman edilmesi gerektiğini söylediği diğer esasların arasında kader inancı var mıdır? Bunun cevabı için Tabsıra’nın diğer bölümlerine müracaat etmek gerekecek. Kitabın diğer bölümlerine baktığımızda –bütün Mâtürîdî mezhebi metinlerinde olduğu gibi- Nesefî’nin Kaza ve Kader hakkında Kelam diye bir başlık açtığını görüyoruz. Bu başlık altında kaza-kader kavramlarını açıklayan Nesefî, kaza-kader inkarcısı Mutezile’yle tartışıyor ve kader inancını savunuyor. Bu sadette manidardır: Kader inkarcısı Mutezilî kelamcı el-Ka’bî’yi eleştirirken peygamberimize nispet edilen “kaderin hayrı da şerri de Allah’tandır” hadisini zikrediyor.

Keza Sa’d b. Ebi Vakkâs tarikiyle geldiğini bildirdiği şu rivayete de yer veriyor müellif Nesefî: “Dört şey var ki, bunlar kimde bulunursa o mümindir. Kim üçüne inanır, birini gizlerse kafir olur. Bunlar, Allah’tan başka ilah olmadığına, benim onun resulü olduğuma, öldükten sonra dirilmeye ve hayrıyla şerriyle kadere imandır, şehadettir. Üçüne inanıp birini gizleyen kafir olur.”Manidardır Nesefî hemen akabinde el-Ka’bî’yi eleştirirken şu sözleri sarfediyor: “fakat o öyle bir adamdır ki, işine gelen hadisi alıyor, işine gelmeyen hadisi terk ediyor.”