Ehl-i Sünnet Üzerine Bir Söyleşi

PaylaşShare on FacebookTweet about this on TwitterPin on PinterestShare on Google+Share on LinkedInEmail this to someonePrint this page

1- Ehl-i Sünnet nedir?
Ehl-i sünnet, dinî algı ve pratiklerini sünnete göre biçimlendiren Müslüman demektir. Tersi ehl-i bidat, ehl-i hevâ, ehl-i ehvâdır. Din anlayışını hevasına göre ya da müntesip olduğu ideolojiye göre düzenleyen insan anlamına gelir.

Slogan olarak fiyakalı görünüyor; ama neyin sünnet neyin bidat olduğunu tespit etmek öyle kolay bir iş değildir. Buna bağlı olarak kim Ehl-i sünnettir, kim değildir sorusunu cevaplamak da kolay bir iş değildir.

Tarihte de bugün de birbirine cephe almış gruplar birbirlerini kolaylıkla Ehl-i bidat olmakla ya da Ehl-i sünnet dışı olmakla suçlamışlardır.

Hele günümüzde belli bir çevre var ki, Ehl-i sünneti adeta kendilerine marka edinmiş durumda. Kendilerini ve kendileriyle barışık olanları Ehl-i sünnet, kendileriyle çatışma içinde olanları kolayca Ehl-i sünnet dışı olmakla yaftalayıp itibarsızlaştırmaktadırlar. Bunların şahsında tezahür eden Ehl-i sünnet imajı son derece marjinaldir. İslam’ın evrenselliği gibi Ehl-i sünnetin de evrenselliği esastır. Ehl-i sünnet tarihin hiçbir döneminde marjinal bir grup olmamıştır, bugün de değildir.

Dolayısıyla burada konuştuklarımızı önce Ehl-i sünneti temsil iddiasında olan bu marjinal grupların yansıttığı imajdan bağımsız değerlendirmek gerektiğinin altını çizmeliyim.

Ehl-i sünnet kavramında belirleyici unsur sünnettir. Sünnet nedir? Peygamberimiz’in kendi tarihî-kültürel şartları doğrultusunda yaptığı her şey midir? Ya da aynı şartlar doğrultusunda söylediği her söz müdür? Elbette değildir.

Buradaki sünnetten maksat parçadan çok bütündür. Buradaki sünnet bir çığırdır, yoldur. Peygamberimiz’in dindarlık adına açtığı çığırın adıdır. Bu çığırı aldığı vahiyle, yani önce Kur’an’ın öğrettikleriyle açmıştır. Sünnet temeli Kur’an’da, dalları, detayları Peygamberimiz’in hayatında tezahür eden bir modelidir.

Allah bize bir din gönderdi. Yanısıra bir yandan dini tebliğ eden diğer yandan onu uygulayıp sahih dinî modeli oluşturan bir de peygamber gönderdi.

Peygamberin ortaya koyduğu model etrafında örgüleşen dinî algı ve pratiğe sünnet denir. Din anlayış ve uygulamasını buna uyduran kimseye de Ehl-i sünnet denir.

Sözgelimi Kur’an birçok ayette “salâtı ikame edin” buyurur. Salâtı Peygamberimiz’in uygulamasında olduğu gibi bildiğimiz namaz olarak anlamak ve uygulamak sünnettir. Keyfine göre bir salât yorumu getirmek, mesela salât basit bir duadır, ben günün herhangi bir vaktinde, herhangi bir surette duamı yaparsam salatı ikame etmiş olurum demek, bidattır, hevâdır. Dine Allah’ın onaylamadığı bir içerik katmaktır. Allah böyle bir dindarlığı onaylamıyor, çünkü dindarlığın modeli olsun diye gönderdiği peygamberin uygulamasıyla çatışıyor.

Sünnete aykırı dindarlık aslında dinin içini boşaltmaktır. Bu bakımdan bidat dine içeriden düzenlenen sinsice bir operasyondur.

Şunun altını tekrar çizmeliyim; evet, bidat Allah’ın muradına uymayan, geçersiz bir dindarlık denemesidir. Ama gerçek bidatla bizim bidat sandığımız şeyler arasında da fark vardır. Bizim her bidat dediğimiz şey, Allah katında da bidat değildir. Tarihte ve günümüzde bidat konusunda keskin ve katı tutum sergileyenler olmuştur. Burada bu çevrelerin bidat anlayışını onaylayarak konuşmuyorum. Özellikle Ehl-i hadis ve Selefîlerin sünnet-bidat anlayışı çok katıdır.

Tarih, kültür, meşrep farklılıklarını hiçe sayan, adeta zamanı donduran bir anlayışla ne sünnetin çerçevesi belirlenebilir ne de neyin bidat olduğuna sağlıklı bir karar verilebilir. Bir yandan İslam evrensel bir dindir deyip, diğer yandan tarihî-kültürel ve meşrebî farklılıkları bidat diye yaftalamak tutarsızlıktır.

2- Ehli Sünnetin haksızlığa karşı suskun, zalim dahi olsa idarecilerden yana taraf olduğu söyleniyor. Bu konudaki görüşlerinizi öğrenebilir miyim?

Bu söylenti daha çok fasık-zalim idareciye karşı devrime kalkışmak meşru mudur sorusuna Ehl-i sünnet tarafından verilen cevaplardan kaynaklanıyor. Ehl-i sünnetin bu konudaki tavrı homojen değil. Zulüm de dahil günah işleyen devlet başkanına karşı devrim teşebbüsünde bulunmayı meşru görmeyen bir anlayış Ehl-i sünnet içinde vardır. Hatta birçok itikad kitabına bile geçmiş bir husustur bu. Özellikle Hanefî mezhebinde bu anlayış hakimdir. Bu konuda Şafîîlerle Hanefîlerin ihtilaf halinde olduğu kaydedilir kaynaklarda. Ama pratiğe bakarsan bu farkı göremezsin. Tarihteki fasık-zalim idarecilere karşı ne Hanefiler ne Şafiiler esaslı bir devrim yapmışlardır.

Mezhep imamlarının gerçek görüşünün bundan farklı olduğunu ileri sürenler de vardır. Meselea Hanefî fakihlerden Cessas –kendisi aynı zamanda Mutezilîdir- Hanefilikte aslolan devrimdir, der ve bunu bizzat İmam Ebu Hanife’nin görüşleriyle gerekçeklendirir. İbn Hazm da devrim konusunda kaynaklardaki yerleşik görüşlerle örtüşmeyen bilgiler verir. Hemen bütün Ehl-i sünnet imamların-mezheplerin başka çare kalmadığında devrimden yana olduklarını kaydeder. Ama –özellikle sahabeden sonraki- tarihi tecrübe ne Cessas’ı, ne İbn Hazm’ı doğrulamaktadır.

Sahabe sonrası İslam tarihine baktığımızda devrim teşebbüsleri Ehl-i sünnetten değil, daha çok Haricîler ve Şîîler gibi marjinal siyasî gruplardan gelmiştir.

Ancak şunun altını çizmek gerekir; Ehl-i sünnet çevrenin devrime yanaşmaması mutlak surette zalim idarecilerin yanında olduğunu göstermez. Pasif direniş ya da sivil itaatsizlik gibi daha düşük volümlü tepkiler olmuştur. Saray çevresine mesafeli durmak, hediyelerini kabul etmemek bile bu bağlamda değerlendirilebilir.

Geçenlerde Abdulkadir Yılmaz hoca İmam Saymerî’nin Menakıb’ından şu hadiseyi nakletti. Abbasî halifesi Harun Reşid adı devrime karışmış ama eman almış bir Ehl-i beyt imamını –adı Yahya olmalı- daha sonra idam etmek ister. Fakihleri huzuruna çağırır. Aralarında Hanefi mezhebinin kurucu imamlarından İmam Muhammed de vardır. Harun Reşid fakihlerden idam kararına onay ister, İmam Muhammed eman belgesini okur ve kararı onaylamaz. Harun Reşid bu tavra fena halde öfkelenir ve elindeki hokkayı İmam Muhammed’e fırlatır. Diğer bir fakih de belgenin geçerli olduğunu belirterek karara onay vermez. Hemen oracıkta bir oldu bittiyle karar infaz edilir.

Burada İmam Muhammed ve diğer fakih bu olaydan sonra çıkıp devrim hazırlıklarına başlamamışlar diye onları zalim idarecinin yanında olmakla itham edemeyiz. Haksızlığa onay vermeyerek zalim idareciye karşı kendi çapında bir tepki göstermişlerdir. Belki başına malolacak kadar değil ama başına hokkayı yiyecek kadar bir tepki göstermiş olması saltanat kültürü içinde kayda değer bir karşı koyuştur.

Devrime sıcak bakmayan Ehl-i sünnet ulemanın tavrının referansı bazı hadisler ve Emevî idaresi karşısında İbn Ömer gibi bazı sahabilerin tutumudur. Teşebbüs edilen birçok devrimin akamete uğraması, başta Harre trajedisi gibi faturası ağır iç savaşlar devrime karşı umutları tüketmiş, kamuoyunda devrimin yarardan çok zarar getirdiği kanaatini pekiştirmiştir. Bunları bir arada değerlendiren birçok muhaddis ve fakih, mevcut yönetimlerin devrim hareketleriyle yıpranması halinde can-mal-namus güvenliğinin kalmaması, marjinal Şîî-Haricî gruplara gün doğması gibi hem maddi hem manevi güvenlik sorunlarını ön plana çıkartarak devrim hareketlerine olumsuz bakmışlardır. Ama bu tutum konjonktüreldir. Sahabe örneğine bakarsak İbn Ömer’in tavrının mutlak olmadığını, devrim yanlısı olanların bulunduğunu görürüz. Kerbela faciasıyla sonuçlanan Hz. Hüseyin’in teşebbüsünden tutun da Harre trajedisiyle sonuçlanan Medine halkının devrim teşebbüsüne kadar sahabe tarihinde önemli devrim teşebbüsleri olmuştur. Dolayısıyla değişen yeni konjonktürlerde devrimin fıkhî hükmü de tartışılır, mutlak-sabit bir hüküm yok.

3- Son yazınızda Ehli Hadis’in Ehli Sünnetten ayrı düşünülmeyeceğini yazdınız. Ehli Hadis tam olarak nedir? Ehli Hadis geleneğinden bahsedebilir misiniz?

Ehl-i hadis, kabaca “hadis taraftarı” demektir ve ehl-i rey/rey taraftarı karşıtı bir grup olarak tarihe geçmiştir. Belki fıkhî düzlemde değil ama itikadî-kelamî düzlemde bir reyci-hadisçi ayrışması vardır. İtikadî konularda hadisleri mütevatir-âhâd ya da mütevatir-meşhur-âhâd ayrımına tabi tutmadan top yekün referans alan gruptur Ehl-i hadis. Keza hadislere karşı, geliştirilmiş aklî-kelamî aksiyomlarla rezerv uygulamayan, bütün rivayetleri istidlal örgüsüne dahil eden bir anlayışı temsil eder Ehl-i hadis.

Ehl-i hadis ekolü kadim bir ekoldür. İmam Ahmed b. Hanbel, İbn-i Huzeyme, İmam Taberî ve ekseriyetle hadis imamları bu ekoldendir.

Müntesiplerinin tutumları arasında ton farkı olsa da bu ekolden gelen âlimlerin belli başlı ayırt edici özellikleri vardır.

Birincisi, rivayetler karşısında zahirci ve rezervsiz tutumlarıdır. Ortada sahih hadis varsa aklî-kelamî rezerv uygulamadan hadisi olduğu gibi almak, zahirine haml edip tevile kalkışmamak Ehl-i hadisin en temel özelliğidir. (Şu var ki, tevile başvurulmadığında naslar arasında açık bir çatışma olacaksa -aklî-kelamî rezervler adına değil- nasları telif adına Ehl-i hadis de tevile gider.)

İkincisi, kelam karşıtılığıdır. İbn-i Küllab, Kalanisî ve Muhasibî gibi Ehl-i hadise yakın simalar bile sırf kelamî tartışmalara girip belli görüşler ortaya attıkları için Ehl-i hadisin ağır tepkilerine hedef olmuşlardır. Muhasibî’nin Bağdat’tan kalkan cenazesine dört kişinin katılmış olması bu tepkinin halk üzerindeki etkisini göstermesi bakımından manidardır.

Üçüncüsü, bidat konusundaki keskin ve katı tutumlarıdır. Onlara göre kelam ilmiyle iştigal etmek bile başlı başına bir bidattır.

Ehl-i hadis ekolü ilk dönemlere özgü bir ekol değildir, sonraki dönemlerde de Ehl-i hadis ekolünü sürdürüen meşhur âlimler vardır. İbn Abdilberr, Zehebi, İbn Kesir ve daha birçokları hep Ehl-i hadis ekoldendir.

İbn Teymiye ile birlikte Ehl-i hadis ekolü daha sonra selefîlik diye anılacak bir evrim geçirmiştir. İbn Teymiye bazı meselelerde Ehl-i hadise muhalif görüşler ortaya atmış olsa da genel olarak Ehl-i hadis çizgiyi temsil etmektedir. Genel olarak diyorum, çünkü İbn Teymiye’nin çok renkli ve çok kompleks bir şahsiyeti var. Onu tarihte yaşamış herhangi bir Ehl-i hadis imamla birebir mukayese etmek bunun için zor olduğu gibi onun tipik bir Ehl-i hadis olduğunu iddia etmek de yine bunun için zordur.

İbn-i Teymiye’yi ehl-i hadis içinde görmeye yanaşmayanlar aradaki tarih farkını hesaba katmamaktadırlar. Eğer bir Eş’arî olan Fahreddin Razî’nin Esasü’t-takdis isimli eserini ondan üç yüz sene önce İmam Eşari’nin kendisi yazmış olsaydı dönemin Ehl-i hadis uleması istisnasız Eş’ari’yi Mutezilî-Cehmî olmakla suçlar, birçoğu onu tekfir bile ederdi.

Fikir çatışmalarında etki-tepki diyalektiğini hesaba katarsak İbn Teymiye’nin Fahreddin Razî çizgisindeki Eş’arî karşıtlığını ve bu gerilim içinde dillendirdiği bazı sözleri Ehl-i hadis ekolün tarihi gelişimi içinde değerlendirmemiz mümkündür.

Dolayısıyla bugün İbn Teymiye’nin takipçisi olduğunu gördüğümüz genel selefi grupları Ehl-i hadisin günümüz temsilcileri saymamız gerekir diye düşünüyorum. Tarihteki Ehl-i hadisle günümüz selefîleri arasında tabi ki farklılıklar vardır. Bu bütün ekollerin tarihiyle bugünü arasında yaşanan tabîî-tarihî farklılıklardan ayrı bir şey değildir.

Selefi grubun kahir ekseriyeti İbn Teymiye’nin Ehl-i hadis ekolünün kabullerine sığmayan şaz görüşlerine rezerv uygulamaktadırlar. Merhum Albanî’nin cehennemin ebediliği konusundaki İbn Teymiye eleştirisi buna örnek gösterilebilir.

İbn Teymiye’nin haberi sıfatlarla ilgili tartışmalarda kullandığı bazı ifadeler Ehl-i hadisin geneline mal edilemese bile bunları tahkiki görüşler olarak değil de, tartışma içinde kullanılan ilzamî görüşler olarak değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum. Üstelik bu nevi farklılıklarının birçoğunda İbn Teymiye ne Ehl-i hadis tarihinde yalnızdır, ne de bunlar onun bizzat sarih görüşüdür, bilakis görüşünün lazımıdır. Malum, lazım-ı mezhep mezhep değildir.

Ehl-i hadis içinde Bağdat Hanbelîlerinin muhaliflerle bir arada yaşama kültürünün gelişmemiş olduğunu yaşanan mezhep çatışmalarından biliyoruz. Ama mezhepler oturdukça bu kültür de gelişmiş, sonraki yüzyıllarda yumuşama olmuştur. Erken dönem Ehl-i hadis imamlar, ehl-i rey imamlarla ilgili ağır ithamlarda bulunmuş oldukları halde sonrakiler bundan vazgeçmiş, daha munsif bir tutum sergilemişlerdir. Mesela erken dönem Ehl-i hadise ait birçok cerh-tadil kitabında İmam Ebu Hanife itibarsızlaştırıldığı halde İbn Abdilberr ve sonraları Zehebî gibi geç dönem Ehl-i hadis alimler İmam Ebu Hanife’yi müdafaa etmiş, bu çevredeki Ebu Hanife karşıtlığını kırmıştır. İmam Ebu Hanife konusunda İbn Teymiye’nin tutumu da böyledir.

Demem o ki zamanla fırkalar ve mezhepler arası çatışmalar yumuşamış, daha barışçıl bir hava hakim olmuştur.

En son Suud merkezli –Vehhabîlik diye bilinen- yeni selefilik akımıyle tarihî tartışmalar yeniden alevlenmiş, çatışma ve gerilim tekrar körüklenmiştir.

Yanısıra 19. Yüzyılda Afganî ve Abduh’un mezheb ve taklid karşıtı çıkışı, mezhebi gelenek içinde oluşmuş yerleşik telakkiye karşı selefe-ilk döneme yönelik vurguları modern-rasyonel ve yer yer pozitivist bir selefîlik modeli ortaya çıkartmıştır. Ama bu genel selefîlik akımının dışındadır. Abduhçu selefîliği diğer selefîlikle özdeşleştirmek doğru olmaz, nitekim selefi akım da Abduh’a rasyonalist yaklaşımı sebebiyle ağır tenkitler yöneltmiştir. Ama çağımızda selefi akımın homojen olmadığını gösteren önemli bir veridir bu.

Selefîlik tahlilleri zımnında anarjik ve monarşik selefîlik şeklinde bir tasnif de göze çarpmaktadır. el-Kaide ve Küresel Cihad hareketi çerçevesinde yer alan, yanısıra el-Kaide’den kopup bugünlerde Işid etrafında birleşen selefileri anarşik; Suud ve Körfez ülkelerinde, yönetimle barışık selefi çevreyi de monarşik selefiler olarak tanımlayan bir bakış açısıdır bu.

Bugün selefi akım içinde tarihi sürekliliğini devam ettiren Ehl-i hadis ekolü Ehl-i sünnetin bir parçasıdır. Onları Ehl-i sünnet dışı saymanın ne kavramsal ne tarihsel bir mesnedi vardır. Özellikle Eşari-Matüridî kelam geleneğini sürdürenler ya da Sûfî çevreler Ehl-i sünnet kavramını daraltan tekelci söylemlerden uzak durmalıdırlar. Aksi takdirde kendilerini Ehl-i sünnet saymadıkları için eleştirdikleri selefilerin düştüğü hataya kendileri de düşmüş olurlar. Lâ zarara vela zırâr… Yanlışa yanlışla mukabele edilmez.

Yanısıra Eşari-Matüridi ve Sufi çevrelerin, kendi bindikleri dalı kesmemek adına sünnet konusunda selefilere göre daha esnek olmaları gerekir. Çünkü gerek geç dönem Eşarî-Matüridî kelamcıların ilahî sıfatlara yaklaşımda gerek sûfilerin seyr u süluk sahasında benimsedikleri bazı yöntemler-uygulamalar sonradan geliştirilmiş yöntemlerdir. Sünnet-bidat kavramlarında dar ve keskin tanımlar esas alınacak olursa bu yöntem ve uygulamaların sünnetle çatışmadığını savunmak en başta kendileri için zorlaşacaktır. Selefileri dışarıda bırakan dar-keskin ehl-i sünnet tanımları zorunlu olarak kendilerini de dışarıda bırakacaktır.

Ayrıca selefîlerin Ehl-i sünnet dışı sayılması durumunda tartışmanın tarihteki Ehl-i hadisin meşhur simalarına da uzayacağını göz ardı etmemelidir. İbn Huzeyme’nin, Taberi’nin dahil olmadığı bir Ehl-i sünneti ne tarihe doğrulatabilirsiniz ne Müslümanların maşeri vicdanına anlatabilirsiniz.

Bunları kaydettikten sonra kendimle ilgili şu açıklamayı da yapmak istiyorum. Burada anlattıklarım kendi mezhebî tercihimle bire bir alakalı değildir. Doğrusu her üç çevreyi de Ehl-i sünnetin birer parçası görmekle birlikte ben kendimi Ehl-i hadisten çok kelamî-sûfî çevreye yakın hissediyorum. Yalnız mezhebî kalıplar-şablonlar üzerinden meselelere yaklaşan biri değilim. Bir konuda Ehl-i hadise katılmamam, diğer konularda da katılmayacağım anlamına gelmez. Ya da kendilerine hiçbir konuda katılmayacak olsam bile onlara karşı empati yapmayacağım, kendilerine hürmet duymayacağım anlamına da gelmez. Keza onlarla ihtilaflı olduğumuz bir meselede benimsemesem bile savundukları görüşü anlamak adına kaynağına, arkasındaki tarihî-kültürel faktörlere makuliyet sınırları içinde bakmayacağım anlamına da gelmez.

Ben gerek kelamcı damarıyla gerek irfancı damarıyla gerekse rivayetçi-eserci damarıyla Ehl-i sünnetin bütün akımlarını tarih, kültür ve meşrep farklılıkları açısından anlamlı ve hatta gerekli buluyorum. Bu akımların bugün de var olduğunu, kıyamete kadar da varolacağını sosyo-kültürel ve sosyo-psikolojik bir gerçeklik olarak kabulleniyor, aşırıları dışında hepsiyle ümmet bütünlüğünü koruyacak biçimde bir arada sevgi ve hürmetle yaşamamız gerektiğini savunuyorum.

4- Mezhep savaşları/ihtilaflarının geçmişte kaldığı, Şia ile Ehli Sünnet arasındaki farklılıkların çözümü basit tarihsel sorunlar olduğu doğru mu?

Bazı mezhep kavgaları tarihte kalmıştır. Mesela tarihte Horasan bölgesinde yaşanan Hanefî-Şafiî çatışması artık tarih olmuştur. Bağdat ve Nişabur’da yaşanan tarihî Eş’arî-Hanbelî çatışması bugün için eski keskinliğini kaybetmiştir. Ama Sünnî-Şîî çatışması hala aktüel bir çatışmadır. Çatışma İran’ın bölge politikasıyla sadece mezhebi değil ayrıca ciddi bir güvenlik problemine dönüşmüştür. İran’ın aktörlüğünde, Suriye ve Yemen’de yaşananlar Sünnî-Şîî çatışmasının, ülke içi siyasî-mezhebî çatışmalardan çıkıp bölgesel askerî-politik düzleme taşan büyük bir fitneye dönüştüğünü gösteriyor.

Sünnî-Şîî çatışmasının kelamî-teolojik arkaplanı ilmî muhitlerde tartışılabilir, tarih boyu da tartışılmıştır. Ancak İran’ın bölgede Şîîliği kullanarak takip ettiği güç politikası bu tartışmaların seyrinden bağımsız bir problemdir. Sünnî âlimlerle Şîî âlimler belli bir uzlaşma zemini yakalayıp barışsalar bile İran bu politikasından vazgeçmez. Çünkü İran siyasî yapılanmasını bu çatışma üzerine kurmuştur. Bölgedeki Şîî gruplarla el atından geliştirdiği siyasî-iktisadî ve askerî ilişkiler hep bunun uzantısıdır.

Ayrıca soruda da geçtiği gibi Sünnî-Şîî diyalektiği kelamî cephesiyle de basit bir fikir ayrılığı değildir. Çok temelde biri biriyle çatışık iki farklı tarih algısı vardır. Diğer bütün dinî referanslar bu tarih algısının gölgesinde değerlendirilmektedir. İmamet-hilafet meselesinde düğümlenen sözkonusu iki zıt tarih algısını tarihî belgeler-rivayetler ışığında çözmek de mümkün görünmemektedir. Çünkü her iki ekolün de tarihi farklı anlatan kendilerine has kaynakları/ravileri vardır. Bu kaynakları birbiriyle uzlaştırmak neredeyse mümkün değildir.

5- Türkiye Suriye ve Pakistan’da İslami eğitim aldınız. Bu ülkelerdeki medreselerin eğitimlerini ve İslami hayata etkilerini mukayese eder misiniz?

Burada medreseyle ilgili değerlendirmelerimin, tarihteki ihtişam dönemlerinden daha çok, siyasi-iktisadî ve ictimaî imkanlarını kaybedip yokluğa mahkum olan ve derme çatma yapı-programlarla hayatta kalmaya çalışan son dönem medrese tecrübesi için geçerli olduğunu belirterek söze başlamak istiyorum.

Geleneksel İslamî eğitim temel karakteristiği bakımından hemen hemen dünyanın her yerinde aynıdır. En başta metin merkezlidir. Ezber ağırlıklıdır. Tarihsel muhtevanın kesafeti aktüel problemlere yer bırakmamaktadır.

Büyük oranda geleneksel islamî eğitim, bugünü muhatap alan bir eğitim değil, dünü muhatap alan bir eğitimdir. Bir başka ifadeyle geleneksel islamî ilimler eğitimi aktüel islamî ilimler eğitimi değil, İslamî ilimler tarihi eğitimidir. Sözgelimi geleneksel tarzda fıkıh eğitimi görmekteyseniz gördüğünüz şey bugünün problemleri değil, misallere kadar dünün problemleridir. Bir medreseli bunları bugünün problemleriyle karşılaştırdığında aradaki boşluk-uçurum karşısında ne yapacağını şaşırır. Bu şaşkınlık onu kaçınılmaz olarak emniyetçi-ihtiyatçı bir tavra iter. Onun için modern kaynaklardan beslenmeyen bir medreseli fıkıhçının modern problemler karşısındaki tutumu genel olarak menfidir. Yeni bir uygulamaya cevaz vermeyişinin nedeni -yetersiz fıkhî enstrümanları yanında- önemli ölçüde vebal alma korkusudur.

Medreseler bu sebeplerle maalesef aktüalitenin dışında kalmıştır. Böyle olunca medresenin modern İslamî hayatta etkin ve kapsamlı bir karşılığı kalmamıştır. Müslüman entelektüeller aktüel islamî birikimini medreseli hocalara değil, biraz ilahiyatçı akademisyenlere biraz da İslamcı düşünürlere borçludur. Medreseli hocadan öğrendiği şey dar anlamda ilmihal bilgileridir.

Tabi Türkiye’de son yıllarda akademik mahfillerin dışına çıkıp çeşitli medya araçlarıyla popüler hayata müdahil olan İlahiyat çevresi de var. Medreseli hocaların eksik bıraktığı alanda ilahiyatçı-akademisyen kişilikler İslamcı düşünürlerle birlikte bu alandaki boşluğu doldurmaktadır.

İlahiyat fakültelerinin geldiği son nokta medrese-ilahiyat ayrışmasını da rekabetini de azaltmaktadır. Biraz ilahiyatlar medreseleşmekte biraz da medreseler ilahiyata yaklaşmaktadır. Tabi ki ilahiyatların müfredatı ve yapısı medrese tedrisatını taşıyabilecek durumda değildir. İşte burada ilahiyat eğitimini takviye eden sivil kurumlar devreye giriyor. Genellikle cemaat ve vakıflar tarafından İlahiyat fakülteleri civarında kurulan, birçoğu yurt imkanı da sağlayan bu nevi kurumlar medrese metinlerinden de yararlanarak ilahiyat eğitimini beslemekte, bir noktaya kadar medreseye olan ihtiyacı karşılaşmaktadır. Bu nevi kurumlara bugün de yarın da ihtiyaç olacaktır. Bu yapılar, örgün eğitimin parçası olan ilahiyat fakültelerini bitirmez ama -belli cemaat ve yörelerin kendilerine has sebeplerle yürüttükleri medreseler dışında- genel olarak medreseleri bitirecek gibi görünmektedir.

6- Sizin de eğitim verdiğiniz uzaktan İslami eğitim merkezleri geleneksel medreselerin yerini alabilir mi?

Cevap: Medrese fiziki yapıdan ibaret değildir. Medrese geleneksel eğitim kurumudur. Felsefesi, düzeni ve metoduyla kaim bir yapıdır. Online medrese olabilir, nitekim internette yerli yabancı çok sayıda online medrese var. Online islami eğitim medresenin alternatifi değildir. Medresenin alternatifi bir önceki soruya verdiğim cevapta bahsettiğim ilahiyat fakülteleri ve sivil enstitülerdir.