Allah ile sıfatları arasındaki ilişkinin mahiyetine dair bir anekdot

PaylaşShare on FacebookTweet about this on TwitterPin on PinterestShare on Google+Share on LinkedInEmail this to someonePrint this page

Geç dönem Eşarî kelamcılarından Celalüddin Devvanî (ö. 908/1502), Allah’ın sıfatlarının zatına zaid oluşu konusundaki Ehl-i sünnet kelamcılarla Mutezile ve Felsefeciler arasındaki kadim fikir ayrılığının muhaliflerin tekfirine sebep olabilecek usul konularına ilişkin bir fikir ayrılığı olmadığını ifade eder.

[Açıklama notu: Allah’ın sıfatlarının zatına zâid olması demek onların zattan mefhum olarak ayrı olmaları demektir. Allah’ın ilmi Allah’ın kendisi değildir, ondan başka bir şeydir. Bunun için Allah’ın zatı dendiğinde onun herhangi bir sıfatı anlaşılmaz; öz ve yalın kendisi anlaşılır. Klasik Ehl-i sünnet kelamcıların savunduğu bu görüşe göre Allah’ın zatı olduğu gibi bir de Allah’ın zatından kavram olarak ayrı olan ilim, kudret, irade vs. üstün sıfatları/nitelikleri vardır. Ancak bu sıfatlar her ne kadar kavram olarak Allah’tan ayrı şeyler olsalar da varlık olarak Allah’tan ayrı değildirler. Yani Allah’ın varlığını bunlardan ayrı, bunları da Allah’ın varlığından ayrı düşünemeyiz. Haşa Allah’ı, ilimsiz, iradesiz veya kudretsiz düşünemeyiz. “Sıfatlar zatın ne aynıdır ne gayrıdır” derken kelamcıların kastı budur. Allah’ın sıfatları zatına zaid değildir diyenler ise ortada Allah ve Allah’ın sıfatları diye iki şeyin varlığını reddederler. Bu öz olarak sıfatları inkar ettikleri anlamına gelmez. Sadece sıfatları Zat-ı Barî’den ayrı birer varlık olarak görmedikleri anlamına gelir. Mesela İslam filozoflarına göre Allah’ın sıfatları birer itibar. Gerçek değil, nisbî mefhumlardır. Allah malumata itibarla alimdir, makdârata itibarla kadirdir, derler. Allah’ın malumatı bilmesini bir sıfatla değil, zatıyla açıklarlar. Allah’ın kendisi bilir, kendisi güç yetirir, derler. Mutezile’nin görüşü de bunun gibidir.]

Bu meyanda asfiyâdan biri diye işaret ettiği bir sûfînin ağzından şunları nakleder: Sıfatların Zat-ı Bari’ye ziyadesi meselesi ancak keşfen bilinebilecek bir meseledir. Taraflar bu konuda kendi nazarlarının/fikirlerinin vardığı sonucu savunmaktadırlar. Kanaatimce bu görüşlerden herhangi birini almakta bir beis yoktur. (Devvanî, Şerhu’l-akîdeti’l-Adudiyye)

Devvanî’nin zat-sıfat konusundaki ihtilafı yumuşatan bu görüşünden sonra kendi görüşünün de klasik Ehl-i sünnet kelamcıları gibi olmadığını görüyoruz. Aşağıda arz edeceğim üzere Devvanî’nin kendisi de sıfatların Zat-ı Bârî’ye zaid olmadığına kaildir.

Nitekim Devvanî İsbatü’l-Vacib el-cedid isimli risalesinde -ki bu risale kısa bir ilahiyat/kelam kitabı niteliğindedir- Allah’ın sıfatlarının zatının aynı olduğunu savunur. Allah hem ilimdir, hem alimdir, hem de malumdur, der. Bunu Allah’ın besâdatı/yalınlığı ve kendine özgü ilim-idrak teorisine dayandırır ki, felsefi tasavvufun da kabulü bu istikamettedir. Bu sadette kendisinden faydalandığı Şeyh-i işrak’ın kavramlarına atıf yapar. Devvanî bu risalede tam bir sufi filozoftur. Molla Sadra’nın habercisi gibidir…

İmam Rabbani’de de bu tür temayüller var. Sufilerde öz zat mertebesinde Allah’ın aşkınlığını, bilinemezliğini, mutlaklığını ifade ve tasvir sadedinde felsefi-işraki nazariyyenin etkisi görülür. Ne kadar kelam-meslek olsa da İmam Rabbani’nin de bu temayül içinde olduğunu görüyoruz. Doğrudan ve her şartta Allah’ın sıfatları zatının aynıdır demiyor, ama la teayyün mertebesi denen mertebede zat sıfat ayrımı yoktur, orada her şey birdir, ilim, kudret, alim ve kadir birdir diyor.

Bu notları şunun için yazdım; tasavvuf -en azından sıfatlar konusu çerçevesinde- kelamla felsefe arasındaki mesafeyi kısaltmaktadır. Şahıslarında kelam-tasavvuf mesleklerini cem eden son dönemin bu meşhur iki şahsiyetinin görüşlerinin kesişmesi bir tesadüf değildir.