Ölüm duygusu ve kabirler

PaylaşShare on FacebookTweet about this on TwitterPin on PinterestShare on Google+Share on LinkedInEmail this to someonePrint this page

Kabirleri ziyaret ediniz; çünkü kabir ziyareti ahireti hatırlatır, dünyaya karşı tok gözlü kılar.” [Hadis-i şerif]

İbn-i Ebiddünya naklediyor; Hasan-ı Basrî zaman zaman ortadan kaybolur, gün boyu görünmez, akşam vakti çıkıp gelirmiş. Dostları kendisine sorarmış ”neredeydin ey Ebu Said?” Hasan-ı Basrî, ”gaflete kapıldığımda uyaran, yanlarından ayrıldığımda gıybetimi yapmayan kardeşlerimin yanındaydım” diye cevap verirmiş. Dostları, işte onlar gerçek kardeş, göster de biz de kendileriyle tanışalım derlermiş. Hasan-ı Basrî kabristana işaret eder ”onlar şu kabirlerde yatanlardır” dermiş. (İbn-i Ebi”d-dünya, Kitabü”l-kubûr)

Eskiler kalpleri katılaştığında kabirlere sığınır, uzun süre ölüm üzerine tefekkür eder, zaman zaman gözyaşlarına boğulurcasına ağlarlarmış. Kabristan, köy ve kasabaların giriş-çıkışlarında çarşı pazarın hengâmesinde kasvete boğulan kalplere hayat soluğu üfleyen şehrin ruhani köşelerini oluştururlarmış. Köyün-kasabanın merkezindeki camide namazı kılınan bir cenaze kalabalığın omuzlarında ev ev, dükkan dükkan bütün muhiti selamlar, ölüm duygusunu sokak sokak tütsülermiş.

Her an ihtirasa dönüşebilen yaşama arzusunu gemleyen ölüm duygusu, şehrin dizaynında görünür kılınan simgelerle sürekli canlı tutulurmuş. Eskilerin ne temiz hava derdi varmış, ne de bizim kadar temiz duygu derdi. Şimdi temiz hava solumak için ağaç dikme kampanyaları düzenliyor, yanan her bir ormanın ardından ağıt yakıyoruz. Ya kabristanlar? Ölüm hissine yabancılaştıkça temiz duygular beslemekte zorlanan kalplerimiz ciğerlerimizden daha mı önemsiz?

Kuran”da ölüm hayatın ikizidir. Tebareke”nin ikinci ayetinde hayat ve ölüm yaratılan birer gerçeklik olarak yan yana zikredilir; ikisi de birer sanat-ı ilahiyedir. Biz Allah”ın sanatını nedense hep hayatın sıradışı olaylarında görmeye şartlanmışızdır. Oysa ölüm de şaşkına çeviren yanlarıyla takdiri ilahinin eşsiz tablolarındandır. Havaya atılan bir mermi çekirdeğiyle gelen hesapsız ölümün geriye bıraktığı şaşkınlığı düşünün. Ya da milyonda bir görülen bir virüsün, şehrin meydanlarını dolduran kalabalıkları geçip huzurlu beşiğinde sessizce uyuyan bir yavrucağı bulmasıyla ebeveyninin yüzüne yansıyan hüzünlü şaşkınlığı getirin gözlerinizin önüne. Hayatın ne kadar ilginç yanı varsa ölümün de o kadar ilginç ve düşündürücü yanı var. Çünkü ölüm sadece hayatın sonlandırılması değil, yeni bir hayatın başlangıcıdır, bunun için yaratılmaya konu olacak bir muhtevaya sahiptir.

Sadece ibret almayız kabristanlardan, ayrıca kabristan halkıyla kurduğumuz gizemli bir bağ da vardır. Dedik ya, ölüm bir başka hayattır. Bedenleri toprağa dönüşmüş olsa da ölüler taş-toprak değildir. Mesela Efendimiz kabristanlardan geçerken tıpkı dirilere verdiğimiz gibi ölülere de selam vermemizi tavsiye eder. Bu vesileyle hem kendimize hem onlara şu mealde dua etmemizi tembihler: ”Ey kabir yurdunun mümin sakinleri, selam olsun. Bizler de inşallah size katılacağız. Allah, aramızdan, bu dünyadan önceden göçenlere de sonra göçecek olanlara da rahmet etsin! Allah”tan size de bize de afiyet dileriz.” (Müslim)

Kabristan şehirler

Modern şehir konsepti hayatla ölüm arasındaki bağı kopartıyor. Kabristanları şehrin dışına çıkartarak ölüm duygusunu planlı biçimde uzağımıza itiyor. Kabristanla alakamız cenaze, bayram ve ölüm yıldönümleriyle sınırlı bir sosyal sorumluluk ve biraz da nostalji ölçüsünde tutuluyor.

Geçenlerde Ebubekir Sifil hocamın babası rahmetli Fikri Hoca”nın cenazesi vesilesiyle Ankara”da, şehrin dışına kurulmuş dev Karşıyaka Mezarlığı”nda şahit olduğum merasim ibretlikti. İlk olarak cenaze namazı mevtanın mahallesindeki camide kılınmadı, Karşıyaka mezarlığına has camide kılındı. Mahalle sakinleri kadınıyla erkeğiyle, yaşlısıyla çocuğuyla cenazeyi sokaklarından uğurlayamadılar. Çocuklar, gençler cenaze merasiminin ne kültürel ne duygusal atmosferine şahit olabildiler. İkinci olarak birden fazla mevtaya tek bir cenaze namazı kılındı, tek bir hüsn-i şehadet ve tek bir helallık alındıktan sonra cenazeler omuzlarda değil, el arabalarıyla cenaze araçlarına taşındı.

Belediyecilik açısından başarılı bulanlar olabilir. Ortam bakımlı, her şey bütün ayrıntılarına kadar planlıydı. Tıpkı kurban kesim organizasyonları gibi sistemli ve zahmetsiz. Ama o oranda suni, o oranda ruhsuz. Kendisine tahsis edilen küçük bir ilçe büyüklüğündeki alan aslında kabristan için bir lütuf değil, sürgünlüktü. Geniş ve düzenli bir alana yayılıyordu ama şehirden ve günlük hayattan yalıtılmıştı.

Modern şehircilik bir kamu hizmeti olarak en fazla göz önünde bulunan kamunun toplandığı meydanlardan başlıyor. En masraflı ve en göz dolduran hizmetler buralardan başlayıp mahalle ve sokak aralarına doğru ihtiyaç sınırlarına gerileyerek yayılıyor. Cami ve ilgili hizmetler de mahalle ve sokak ölçekli nispeten hususi hizmetler kabul edildiklerinden ihtiyaç sınırlarında planlanıyor. Ve özellikle kamusal alandaki seküler dokuya temas etmeyecek biçimde ya şehrin dışına itilerek ya da kıyıdan köşeden sessiz sedasız halledilme yoluna bakılıyor.

Kadim şehirlerimizde -şayet meydan sayılacaksa- merkezi alanların cami ve müştemilatı etrafında şekillendiği malum. Haliyle kamu hizmeti camiden sokaklara ve hususi mahallere doğru organize ediliyordu. Dolayısıyla cami ve ona ilişkin ritüel ve uygulamalar sosyokültürel ortamın da, belediyecilik hizmetinin de merkezindeydi.

Şimdi şehrin seküler merkezlerinden/meydanlarından sokaklara doğru kurgulanan modern şehircilik cami ve etrafına hapsettiği cenaze merasimlerini de, belirli kapalı mahallere inhisar ettirdiği kurban organizasyonlarını da sosyo-kültürel anlamından yalıtıyor, temiz ve zahmetsiz ifa edilip bir an evvel sonuçlandırılması gereken adeta göz yumulan kaçak birer eyleme dönüştürüyor.

Bir işi pratik ve düzenli kılmak adına geliştirdiğimiz sistem, kullandığımız araç gereçler kolaylık sağlıyor ama o işle aramızda fazladan mesafe oluşturuyor, aradaki aidiyet hissini de duygusal bağı da zayıflatıyor.

Bir şeyin etkisi hayatınızda o şeye açtığınız yer kadardır. Ankara”da ölüm duygusunun, Karşıyaka mezarlığının Ankaralıların hayatında işgal ettiği yerden daha fazla olmasını bekleyemeyiz.

Medyada ölüm

Modern şehirlerimizin en az temiz hava kadar ölüm duygusuna da ihtiyacı var. Kalabalık modern şehirlerde çok daha fazla kaza, çok daha fazla cinayet olmasına rağmen daha az ölüm duygusu olması bir çelişki değil mi?

Medya cinayet, cinnet, afet ve savaş haberleriyle günün yirmi dört saati bizi ölümle burun buruna getiriyor. Ancak bu durum içimizde müspet bir tepkiye dönüşmüyor, aksine duyarsızlaşıyoruz. Zira medyanın derdi ibret değil, sansasyon. İbret tefekkür işidir, dingin bir muhasebedir; sansasyon infialdir, anlık ve fevridir.

Takipçisine saat başı ölüm haberleri servis eden medya ölümü düşünülen bir olgu olarak değil, konuşulan, tartışılan bir haber olarak kurguluyor. Olayı mevt/ölüm bağlamında değil, katl-cinayet bağlamında yorumluyor; katil ve maktülle ilgilendirirken saf ölümü unutturuyor. Tabiatıyla erkek seyirciye yargıç, kadın seyirciye de ağıtçı rolü düşüyor. Birini kuru yargıya, diğerini sonuçsuz vahlanışa itiyor. Olan asıl verimli saf ölüm duygusuna oluyor, yargıyla ağıt arasında eceli ve ölümü unutuyoruz. İzlediğimiz onca ölüm haberinden maalesef yarım ağız da olsa bir tövbe çıkmıyor.

Son olarak akideye ubudiyet merkezli tefekkür kodlarını özenle işleyen Ehli sünnetin derin kavrayışını tam da burada takdirle anmak gerekiyor; maktül hukukta cinayete kurban gitmiştir ama özde bir meyyittir ve eceliyle ölmüştür. Cinayet ecelin üzerine çekilmiş ince bir zardır. Hakim, savcı zarın ardındaki suç örgüsünü, diğerleri ölümün ibretlik yüzünü keşfetmelidir.


Yeni Şafak Yazıları 22 Şubat 2013