İnsanlık beşeriyete mi dönüyor?

PaylaşShare on FacebookTweet about this on TwitterPin on PinterestShare on Google+Share on LinkedInEmail this to someonePrint this page

İnsan ile beşer kavramları kabaca aynı şeye işaret ediyor olsa da arada ince ayrım var. Beşer, sözlük anlamından (beşera) fark edebildiğimiz gibi biyolojik varlığımıza işaret eden “ten esaslı” bir tanımdır. İnsan ise beşere göre soyut ve aşkındır, ten elbisesine bürünmüş ruh kimliğimize işaret eder. Beşeri, fizik konusundan tarih konusuna çıkaran manevi kişiliğin adıdır insan.

Kuran dilinde insan, sıradan, alelade kişiliğine atıf yapılan ayetlerde beşer; seçkin ve özel taraflarına dikkat çekilen ayetlerde insan diye anılır. Mesela “Sizi topraktan yaratması, O”nun (varlığının) delillerindendir. Sonra siz, (her tarafa) yayılan beşer oluverdiniz.” (Rûm, 20) ayetinde öz olarak toprağa, etkinlik olarak yayılmaya/intişara dikkat çekilirken “beşer” diye anılmamız tesadüf değil. Hayvanlar da topraktan yaratılmıştır, onlar da yayılırlar. Üstelik daha az kan akıtarak, daha az tahrip ederek.

Kuran şuurlu ve sorumlu varlığa işaret ettiği ayetlerde beşer yerine insan lafzını kullanır. Mesela “Her insanın amelini (veya kaderini) boynuna bağladık. İnsan için kıyamet gününde, açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız.” (İsrâ, 13) ayetinde konu toprak mahsulü beşer değil, şuur ve iradeyle mücehhez insandır. Boynunda adeta yafta gibi taşıdığı hayatı, önünde hayatıyla satır satır yazdığı kitabıyla resmedilen şey beşerden çok fazlasıdır.

İnsan Arapça bir kelime ve köküne dair başlıca iki görüş var: Biri üns, diğeri nisyan. Çok geniş biçimde kabul görmediği için birkaç cümleyle ikincisini aradan çıkaralım. Nisyan, unutmak demek. Râgıb, Allah”la yaptığı sözleşmeyi unuttuğu için bu ada layık görüldüğünü söyler insanın. (Müfredât)

Dünya sürgünü, gerçekte insanın, yasak meyveyi yerken unuttuğu sözü hatırlamak, yitirdiği cenneti bulmak için çıkartıldığı bir yolculuktur. Kuran da dünyayı yol metaforuyla anlatır: “Biz insana yolu gösterdik; ya hatırlayıp şükreden (şâkir) olur, ya da hatırladığı halde sözün üstünü örten, inkar eden (kefûr) olur.” (İnsan, 3)

Üns, alışma, ülfet ve ünsiyet anlamına gelir. (Müfredat, Kamus-i Türkî) Zıttı nefrettir. İnsanların ancak birbirleriyle ülfet geliştirerek hayat sürdürebileceklerini düşünürsek isim-müsemma arasındaki uyumu görmek zor değil. (Müfredat) Keza insanın karşılaştığı kişi, olay ve şartlara zamanla alışabilmesi, onlarla ünsiyet geliştirebilmesi de bu sadede dahil edilebilir. İnsan, kabaca bir arada yaşanılabilir, iletişime açık, sosyal kişilik sahibi.

Ne var ki, iletişim ve ulaşım araçlarının alabildiğine gelişip yaygınlaştığı bir dönemde derin bir yalnızlık yaşıyoruz. Telekomünikasyon şirketleri habire konuşmamız için çılgın kampanyalar düzenliyor, bilinçaltını kışkırtan reklamlar yapıyor. Ama bu ne kelime dağarcığımızın fakirleşmesini önleyebiliyor ne aramızda her geçen gün uzayan mesafeyi kısaltabiliyor. Sadece ilgimizi hakiki olandan sanal olana kaydırıyor. İnsanlar bir araya geldiklerinde sohbet edip dertlerini paylaşmak yerine artık cep telefonları, tabletlerle meşgul oluyor; kimi oyun oynuyor, kimi [sanal] sosyal medyaya takılıyor. Utanma belasına birkaç cümle sohbet edilecekse de bu yine teknoloji markaları müzakeresine dönüşüyor. İnsanoğlu her geçen gün halk/yaratılış âleminden kopuyor, tekno-evren tarafından yutuluyor.

Halk âlemi, uçları Hâlık/Yaratıcı”yla buluşan bir çizgi üzerinde dizilir; orada elinizin değdiği, gözünüzün iliştiği her şey birer (kevnî) ayettir; size O”nu hatırlatır, irfanınızı besler. Her köşesinde, duygu ve davranışlarınıza derinlik kazandıracak örtülü anlamlar barındırır.

Kevn u fesat, varlık-yokluk, kolaylık-zorluk gibi zıt denklemler üzerine kuruludur. İçinde bulunduğunuz hal sürekli değişir. Değişim ahlak dengesini korur; mesela huzur, refah halindeyseniz değişim kanunu tevazu, temkin ve diğerkâmlık hissinizi besler; acı ve ızdırap içindeyseniz bu defa sabır ve umut duygularınızı besler.

Tekno-evren, tasarımcı sektörlerin belirlediği perspektife odaklıdır; orada her şey belki şekilce karmaşık, ama anlamca basit birer kurgudur ve tek düzedir. Hakikatin üstüne kaplanmış dekordur, soyut gerçekliğe işaret eden simgeler yerine tüketim kulluğuna çağıran markalar/logolarla doludur. Hazz, ihtiras ve dehşet imgeleriyle örülü görsel tasarımları insanın muhayyilesini istila eder, gönlünü fakirleştirir, hislerini yapaylaştırır.

Evet, Allah”ın yaratışının tebdil edilemeyeceğinin altı çizilir Kuran”da (Ahzâb, 62). İnsanın özü değiştirilemez, fıtratın temel yasalarıyla oynanamaz. Ama insan başkalaştırılabilir. Kuran tebdile değilse de tağyire imkan tanır. Şeytan eşyanın-insanın yaratılışını tağyir edebilir, hatta kendini buna adamıştır da (Nisa, 119).

Tağyir ve tebdil farklı şeyler. Tebdil, bedel kökünden gelir, bir şeyi ortadan kaldırıp yerine bedelini-alternatifini getirmektir. Tağyir, gayrdan gelir, başkalaştırma demektir. Tebdil edilmiş bir insan fıtratından söz edemeyiz, ama insanın başkalaştırıldığını görmemek körlük olur.

İnsan olmamızın beşer olmamıza nispetle bir farkı da duyumsamadan kavramaya, vehmetmeden akletmeye doğru yükselme potansiyelimizde yatar. Duyumsamak, asıl ifadesiyle hissetmek duyu dünyasıyla kurduğumuz temasın adıdır. Vehmetmek, duyu dünyasının basit/cüz”î verilerinden ruh dünyasına dair izlenimler edinmektir. Karşınızdaki şahsın fizik özelliklerini duyumsarsınız, ruh hallerini, mesela size karşı beslediği duyguları vehmedersiniz. Anlamı daha geniş bir alana yayılsa da vehmi, burada ve şimdilik sezgi diye çevirebiliriz. Bu iki hasse insana özgü değildir; hayvanlarda da vardır. Onlar da görür, duyarlar, duyumsarlar. Onlar da sevgi, şefkat, korku, sevinç gibi duygular taşırlar.

Akletmek temelde bu ikisinden beslense de daha aşkın ve daha soyut bir kabiliyettir. Gerek duyu gerek vehm/sezgi aracılığıyla dağarcıkta birikenleri kullanarak soyut kavramlar üretmek, kavramları kullanarak (analitik-sentetik) önermeler kurmak, kavram ve önerme birikiminden bazen çok karmaşık biçimde fikir ve söylem inşa etmek gibi aşkın ve soyut bir alana tekabül eder akletmek.

İnsanın akledişi sadece bilişsel bir etkinlik değildir; fazlası vardır. İnsan, akledişi sayesinde barınağını ev, muhitini şehir kılan; davranışlarından temas ettiği eşyaya kadar çevresine anlam-duygu katıp kültür-medeniyet üreten bir varlıktır.

Aklediş gücümüzü yansıtan soyut kavrayışımızda yaşadığımız düşüş davranışlarımıza hafiflik olarak yansıyor. Temasta bulunduğumuz çevreye nasıl yansıdığını şehrin cadde ve sokaklarından okuyabilirsiniz.

Geçenlerde ABD”nin California Eyaleti”ndeki Stanford Üniversitesi”nde görevli bir grup bilim adamı, insanoğlunun entelektüel ve duygusal kapasitesinde düşüş yaşandığını öne sürdü. Gerekçeleri hiç de yabancısı olduğumuz şeyler değildi. Günümüzde teknoloji, kentleşme gibi unsurlar atalarımızınkinden farklı bir ortam sunuyor. Bize sunulan kolaylıklar eskisi kadar zekâyı zorlamayı gerektirmiyor.

Bir başka haberde bu defa İsveçli zeka uzmanı Prof. Dr. James R. Flynn”ın araştırma sonuçları yer alıyor. Flynn insanlık olarak gittikçe ahmaklaştığımızı, zekamızın gerilediğini söylüyor.

Bir diğer İsveçli zeka uzmanı Forsström nedenler arasında gereksiz gıdalar yüzünden yeterli besin alamadığımıza dikkat çekiyor. Ayrıca etraftaki her şeyin basitleştiğinin, bilgisayar ve cep telefonu gibi araçlarla sadece bir düğmeye basarak işlerimizi halleder olmamızın idrakimizdeki olumsuz etkilerinin altını çiziyor.

Yaşadığımız düşüş o raddeye vardı ki, artık kavramları, fikirleri konuşmak ya da tartışmak şöyle dursun, bunları dinlemeye bile tahammül edemez hale geldik. Acılarımız anlık, tepkilerimiz sunî ve yapay. Talebelerin uyuduğu sınıflar, konu biraz soyutlaşsa bağlamdan kopan dinleyiciler, yazarın dilinin ağırlığından şikayetçi okurlar, sofra başında katliam görüntülerini ağız şapırtısıyla izleyen televizyon seyircileri; hâsılı toplum olarak dehşet verici bir idrak ve his kaybı yaşıyoruz. Daha sığ düşünceler, nispeten karmaşık ama yapay imgeler ve sıradan duygulara gömüldükçe insanlığımız can çekişiyor, beşeriyete doğru geriliyoruz.


Yeni Şafak Yazıları 7 Aralık 2012