Haramzadenin göremediği, helalzadenin söyleyemediği hakikatin yitirilişi

PaylaşShare on FacebookTweet about this on TwitterPin on PinterestShare on Google+Share on LinkedInEmail this to someonePrint this page

Bahâüddin Âmilî 16. yüzyılın sonlarıyla 17. yüzyılın başlarında İran coğrafyasında yaşamış çok yönlü bir İslam bilginidir. Matematik, Astronomi gibi aklî ilimler yanında Tefsir, Fıkıh gibi naklî ilimlerde de temayüz etmiş ender simalardan olan Âmilî, ilmî kişiliğinin yanında şiirleri ve seçkin edebi eserleriyle de tanınmaktadır. Bunlara tasavvuf ve zühd sahasına dönük ilgisini de eklersek Âmilî”nin ilim mesleği yanında irfan meşrebine de yabancı olmadığını söyleyebiliriz.

Amilî”nin, Dellâl Abbas tarafından edisyon kritik edilerek Arapçaya çevrilen “et-Tedeyyün ve”n-nifak bilisâni”l-kıttı ve”l-fe”r” [Kediyle farenin dilinden gerçek dindarlık ve nifak] isimli eseri de edebî tasavvuf literatürüne zenginlik katan enteresan örneklerdendir.

Âmilî bu kitapta kedi ile farenin ağzından döneminin bazı fıkıhçılarıyla bazı tasavvufçularını karşılaştırır; kedinin ağzından fıkıhçıyı, farenin ağzından tasavvufçuyu konuşturur. Kitapta çeşitli darb-ı meseller eşliğinde bir yandan şeriatın özünü kavrayamamış dar ve sığ bakışlı “kalıpçı fıkıhçılık” eleştirilirken diğer taraftan tasavvuf ve tarikat bağlılığı akl-ı selim ve şeriat ölçülerine baskın gelen “hurafeci tasavvufçuluk” eleştirilir.

Bahâüddin Âmilî hem fakih hem zâhid bir kimlik olarak özde ne fıkıhla ne tasavvufla sorunlu biridir. Yaptığı, yaşadığı dönemde su yüzüne çıkmış gerek mezkur fıkıh tecrübesine gerek mezkur tasavvuf tecrübesine içeriden dillendirilen bir eleştiridir. O, tıpkı çağdaşı İmam Rabbânî”nin yaptığı gibi yer yer emraz-ı kalbiyyeye ilgisiz kalan bürokrat fukaha çevresine, yer yer özünü tükettikleri tarikatı geçim ve ikbal aracına dönüştüren istismarcı sûfîlere yerinde tenkitler yönelterek her iki muhitin de ıslahına çalışmıştır.

Bahâüddin Âmilî”nin mezkur kitabını okurken son bölümde “Nifâku ehl-i”l-belât” [Saray ahalisinin iki yüzlülüğü] başlığıyla verilen, biraz serbest bir tercümeyle “bürokratik samimiyetsizlik” diyebileceğimiz bir darb-ı meseli sıdk u samimiyetimize ayna tutması niyetiyle buraya taşımak istiyorum.

“Kadim zamanlarda Horasan”da padişahın sarayıyla bir dervişin tekkesi varmış. Padişahın sarayında devletin idaresini yürüten anlı şanlı vezirleri, Dervişinse tekkesinde garip guraba müridleri varmış.

Bir gün müridlerden genç olan biri sarayın yakınlarından geçerken Padişahın maiyyetiyle karşılaşır. Kalabalığı yarıp huzura çıkmayı başaran mürid, Dervişten duyup yarım yamalak ezberlediği birkaç beyit şiiri oracıkta okuyup Padişahın dikkatini çekmeyi dener. Artık eşref saatine denk geldiğinden olacak şiiri dinleyen Padişah çok memnun olur, Müride iltifat edip onu 12 tümen altınla ödüllendirir.

Mürid büyük bir mutlulukla tekkeye varmış. Başından geçenleri anlattıktan sonra tekkenin ihtiyaçları için altınları harcamaya başlamışlar. Müridin Padişahtan gördüğü iltifat Dervişi epey umutlandırmış olmalı ki derviş, bizim Genç Mürid benden yarım yamalak duyup ezberlediği bu beyitleri vezinlerini bile bilmeden gelişi güzel okuyup bu ihsana layık görüldüğüne göre Padişah beni görse kim bilir ne ihsanlarda bulunur, belki bana yıllık maaş bile bağlar diye düşünmüş.

Altınlar tükendikten sonra Derviş sarayın yakınlarına gidip Padişahın yolunu gözlemeye başlamış. Bir vakit sonra Padişah maiyetiyle birlikte yolun başında görünmüş. Padişaha doğru usul usul yürüyen Derviş kemali hürmetle huzura sokulmuş ve Padişaha bildiği en güzel şiirleri, hem de vezin ve makamlarının hakkını vererek okumaya başlamış. Ters zamana denk gelmiş olacak ki Padişah Dervişe hiç iltifat etmemiş. Derviş yine de ısrarla beyit okumaya devam etmiş. Padişah bu durumdan fena halde rahatsız olduğu gibi bir de Dervişin ısrarını küstahlık sayıp görevlilere onun boynunu vurmalarını emretmiş.

Derviş bir hayal kırıklığı içinde yaka paça celladın yanına götürülmüş. Cezanın infazı için biraz sonra vezir de oraya gelmiş. Derviş son bir umutla vezire yalvarmış; efendim, ne olur beni öldürmeyin, dünyada kimsenin sahip olmadığı bir sırra sahibim, size çok büyük yararım dokunur, demiş. Vezir “neymiş sırrın?” deyince, efendim, dünyada göz görmemiş, hiçbir kralın başına nasip olmamış güzellikte bir kavuk bezi dokuyabilirim demiş. Üstelik kavuğun bir özelliği var ki, padişahın namını dünyaya duyurur diye eklemiş. Merakına mani olamayan vezir “neymiş özelliği?” diye sormuş. Efendim, bu kavuğu ancak helalzadeler görür, haramzadeler göremez demiş.

Duydukları karşısında şaşkına dönen ahmak vezir, dervişin isteğini padişaha arz edene kadar cellada beklemesini emretmiş. Gidip durumu padişaha arz etmiş. Padişah da dünyada eşsiz bir kavuğa sahip olmanın büyüleyici hayaline kapılıp Dervişi huzura istetmiş. Huzura çıkartılan Dervişe sormuş; “bahsettiğin kavuktan bana yapabilir misin?” Derviş, sultanım, bu hakir kul size kurban olsun. Bana yeterli süre verirseniz size eşsiz bir kavuk yapabilirim. Hem de öyle bir kavuk ki, onu sadece helalzadeler görebilir, haramzadeler asla göremez, demiş. Padişah, peki, salın şu dervişi, gerekli malzemeyi satın alabileceği kadar para da verin, bakalım nasıl bir kavukmuş bu, diyerek dervişi serbest bırakmış.

Derviş haznedardan paraları aldığı gibi tekkenin yolunu tutmuş, hiç tasasız müritleriyle birlikte paraları yemiş, herhangi bir hazırlık da yapmamış. Bir süre sonra saraydan bir görevli gelip tekkenin kapısına dayanmış. Görevlinin yanına yaklaşan Derviş, elleriyle sanki bir bezin iki ucundan tutuyormuş gibi görevliye hayran hayran anlatmaya başlamış; billahi, ne harika değil mi? Şu renklerin canlılığına bak. Ya şu dokumanın zarafetine ne dersin? Dervişin ellerinde hiçbir şey göremeyen görevli şaşkın şaşkın sağına soluna bakınıp durmuş. Ancak adı haramzadeye çıkar korkusuyla açık da etmemiş, yapmacık da olsa kumaşı övmeye başlamış.

Tekkeden ayrılan görevli doğru vezirin yanına varmış, Dervişin olağanüstü bir kavuk bezi dokuduğunu, onun elinde gördüğü bezin eşini o güne kadar dünyada görmediğini söylemiş.

Vezir ses çıkarmamış ama içten içe tedirgin olmuş. Ya soyuma haram karışmışsa diye telaşa kapılmış. Milletin içinde rezil olmaktansa şimdiden Dervişin yanına varıp bezi göreyim diye düşünmüş. Vezir doğru tekkenin kapısına varmış, Derviş ona da tıpkı görevliye gösterdiği muameleyi göstermiş. Vezir de dervişin ellerinde hiçbir şey görememiş. Kendi kendine yandım demiş, desene ben haramzadeyim diye içten içe sızlanıp durmuş. Bari haramzade olduğumu kimse anlamasın diyerek o da bezi görüyormuş gibi yapıp Dervişle beraber onu övmeye başlamış. Numarasını Vezire de yutturduğunu düşünen Derviş içten içten sevinmeye başlamış.

Saraya dönen Vezir diğer vezirlere bezi öve öve bitirememiş. Diğer vezirlerin her biri ne olur ne olmaz, sarayda herkesin içinde rezil olmaktansa tez elden şu bezi bir de ben göreyim diye sabah erken vakit ayrı ayrı gidip tekkeyi ziyaret etmişler. İlk vezirin yaşadıklarını onlar da harfi harfine yaşamışlar. Döndüklerinde onlar da Padişahın huzurunda bezi övmekten kendilerini alamamışlar.

Anlatılanlar üzerine iyice meraklanan Padişah kavuğun saraya getirilmesini emretmiş. Hayali kavuk Dervişin özenle hazırladığı bohçanın içinde ihtişamlı bir törenle saraya getirilmiş. Bohça Padişahın önüne konulunca bu defa tedirginlik sırası Padişaha gelmiş. Padişah yarı meraklı yarı tedirgin, bohçanın açılması işaretini vermiş. Bir de ne görsün, ortada kavuk mavuk yok. Padişahı bir anda hafakanlar basmış. “Eyvah, kavuğu göremiyorum, ben haramzade miymişim? Şimdi âleme rezil rüsva oldum! Şu hain vezirler de artık tahtımın dibini oymaya başlarlar” diye için için yanmışsa da kimseye belli etmemeye çalışmış. Vezirlere emredip kavuğun nesine hayran oldularsa anlatmalarını istemiş. Vezirlerin her biri boş bohçaya baka baka, hayali kavuğun güzelliklerini anlatıp binbir yalan söylemişler. Padişah, burada benden başka haramzade yok herhalde diyerek hayali kavuğu bir sandukanın içine koydurup kilitlettikten sonra dehşet içinde Valide sultanın yanına varmış. (…)”

Masal böyle devam ediyor. En sonunda Derviş işin iç yüzünü padişaha anlatıyor. Kabak onu Padişahın huzuruna çıkarıp, kavuk diye padişahın başına belayı saran ahmak vezirin başına patlıyor. (Amilî, et-Tedeyyün ve”n-nifak bilisâni”l-kıttı ve”l-fe”r)

Hikayenin esprisi, hakikatten anlamayanlara sahteciliğin diliyle hitap edilmesinde gizli. Derviş, Genç müridin okuduğu kulaktan dolma, vezinsiz beytlere (sahteye) itibar ettiği halde kendi okuduğu tam ve vezinli beyitlere (hakikate) ilgi duymayıp üstüne üstlük ceza vermeye kalkanlara hayali kavuk üzerinden bütün bir hayatlarının sahtecilik olduğunu gösteren zekice bir ders vermek ister ve tasarladığı planı uygulayarak hakikati cezalandırmaya kalkanları kendi yalanlarıyla cezalandırır.

Kıssadan hisse:

a- Doğruluğu sizin itibarınıza refere edilen “hakikat” hakikat değildir; sadece itibarınız üzerinden yürütülen bir şantajdır.

b- Bir şantaja uğramış olsanız da haktan vazgeçmeyin; son tahlilde itibarsız yaşayabilirsiniz, ama hakikatsiz yaşayamazsınız.

c- Hakikati ancak hasebinden ve nesebinden emin olanlar sonuna kadar sahiplenebilir.

d- Sıdkın bedeli ağırdır; hakikat namına haramzadelik ithamını bile göze almalısınız.

e- Kariyer ve itibar telaşıyla hakikat karşısında dudaklarınız titremesin. Nam ve izzet için de olsa hakikat karşısında hesap yapmayın. Unutmayın, namınız da izzetiniz de eğer hakiki iseler değerlidirler. Hakikatin olmadığı bir yerde hakikilikten söz edilemez. Öyleyse izzeti hakikate rağmen değil, hakikate binaen arayın.

 


Yeni Şafak Yazıları 21 Mart 2013