Halku’l-Kur’an fitnesiyle başlayan Bağdat’ın çilesi

PaylaşShare on FacebookTweet about this on TwitterPin on PinterestShare on Google+Share on LinkedInEmail this to someonePrint this page
Halife Harun Reşid’in oğlu Halife Me’mun hicri 212 senesinde, mutezili bürokrat ve entelektüel zümrenin etkisiyle Kur’an’ın mahluk olduğu yönündeki mutezilî düşünceyi “devletin resmi akidesi” olarak ilan etme basiretsizliği gösterdi. Ne var ki, insanlardan beklemediği kadar tepkiyle karşılaşınca geri adım atmak zorunda kaldı.
Suskunluk içinde geçirdiği 6 seneden sonra hicrî 218 yılında bu defa tutacağına inanarak aynı düşünceyi tekrar deklare etti ve düşüncenin tabana yayılması için baskı yoluna başvurdu. Bütün şehirlere tamimler gönderip soruşturmalar başlattı. Bu süreçte resmi akideye katılmayanlar kovuşturuldu, tutuklandı ve Halife’nin huzuruna çıkartılıp hesap vermek zorunda bırakıldı.
Şehir şehir alimler ve halkın ileri gelenleri “Kur’an mahluk mu, değil mi” diye sorgudan geçirildi. Resmi akideye uygun görüş beyan edenler serbest bırakılırken, aksini düşünenlere rahat vermediler. Nitekim Ahmed b. Hanbel ve kendisiyle aynı görüşü taşıyan diğer 3 alim resmi akideye katılmadıkları için kovuşturmaya uğradılar, elleri bağlı vaziyette Bağdat’taki evlerinden alınıp Tarsus’a Halife’nin yanına götürülmek üzere yola çıkartıldılar. Bereket versin, onlar yoldayken Halife Me’mun’un vefat haberi geldi, İmam Ahmed ve grubun diğer alimleri Bağdat’a geri gönderildiler.
Hilafete Me’mun’un vasıyyeti gereği Mutasım geçti. O da Kur’an’ın mahluk olduğuna inanıyor, bu yönde insanlara baskı yapılması gerektiğini düşünüyordu. Bunun üzerine Ahmet b. Hanbel tekrar tutuklatıldı, görüşünden vazmediği için hapsedildi.
Görevliler Halife’nin emriyle kendisine 38 kırbaç vurdular, en son takati kesilip kendinden geçince öldü diyerek kendi haline bıraktılar. Bir müddet sonra ayılınca onu hücresine götürdüler. Ahmet b. Hanbel zindanda tam 28 ay mahpus tutuldu.
Halife Mutasım da vefat etti, hilafeti oğlu Vasık’a vasıyyet etti. Oğlu Vasık da ilk dönemler Kur’an’ın mahluk olduğu görüşünü insanlara zorla dayatma yoluna gitti. Daha sonra tevbe etti. O da kısa bir süre sonra vefat edince hilafet makamına Mütevekkil geldi. Kur’an’ın mahluk olduğu görüşünün halka dayatılmasına karşı çıktı, insanları görüşlerinde serbest bıraktı. Ahmed b. Hanbel hapisten çıkartıldı.
Bu olaylar sırasında Ahmet b. Hanbel metanetli duruşu sebebiyle halk nezdinde büyük bir takdir ve hayranlık duygusu topladı. Halk kendisini Ehl-i sünnetin önderi olarak gördü. Bağdat’ta Ahmed b. Hanbel deyince akan sular durmaya başladı.
Onun öncülüğünde “selefe harfi harfine bağlılık” şeklinde başlıklandırılan; ama ehli sünnet içi farklı görüş ve tutumlara “seleften sadır olmayan her şey bidattir” keskinliğinde yansıyan yoğun bir hassasiyet ve taassup oluşmaya başladı. O ve talebelerinin görüşleri ve çağdaşları olan diğer alimler hakkındaki kanaatleri insanlar tarafından huccet sayılmaya başlandı. Sorularını onlara soran ve başkalarından aldıkları cevapla tatmin olmayıp onlara teyit ettiren insanların sayısı artmaya başladı. Onların doğru saydıkları görüşü doğru kabul ediyor, yanlış buldukları görüşü yanlış bulup reddediyorlardı.
Me’mun’un başlattığı dayatma yavaş yavaş ters yönde etki göstermeye başlamıştı. Bağdat’ta oluşan “selefçi hassasiyet” zamanla diğer alimler üzerinde ağır bir baskıya dönüştü. Birçok müstakim alim sırf Ahmed b. Hanbel ve takipçilerinin görüşlerine ters ya da yabancı düşüncelere veya ilgi alanlarına sahip oldukları için bidatçı yaftasıyla halkın gözünden düşürüldüler.
Tepki sadece mutezili fikirleri savunanlara yönelik değildi. Bunun yanında uzaktan yakından kelamla ilgilenen, içerik olarak doğru da olsa, seleften sadır olmayan bazı kelami görüşler serdeden alimler de bu tepkiden nasibini aldı. İbn-i Küllab, Ebu Ali el-Kerâbîsî gibi ehl-i sünnet büyükleri mutezili fikirlere karşı ehl-i sünneti müdafaa yönünde kelamî çalışmalar yaptıkları halde hanbelî çevreden hak etmedikleri tepkilerle karşılaştılar.
Keza Haris el-Muhasibî gibi büyük sufi öncüleri de daha önce selefin ağzından duyulmayan bazı hikemî-tasavvufî fikirler serdettiği için kendisiyle ilişkiler kesildi, yalnızlığa terk edildi. Haris el-Muhasibi’nin bu sadette çektiği sıkıntı yürek burkan cinstendir. Hatip Bağdadî, kelam ve tasavvufa dair mütalalar serdettiği için Ahmed b. Hanbel’in ona sert tepki gösterdiğini, hatta kendisiyle ilişkiyi kestiğini bir not olarak kaydeder. Ahmed b. Hanbel’in bu tavrı Muhasibî’nin çevresindeki insanlar üzerinde hemen tesirini gösterdi. Çevresindekiler, kimi baskıdan korkarak, kimi İbn Hanbel’in etkisinde kalarak onunla ilişkisini kestiler. Nihayet etrafındaki bu nefret dalgasından sakınmak için Muhasibî Bağdat’ta bir evde gizlenmek zorunda kaldı, bir süre sonra kimsesiz yaşadığı aynı evde vefat etti. Daha müessif manzara cenazesinde yaşandı. Birçok tarih kitabının kaydettiği gibi, bugün adı tarihimizde geçtiği için iftihar ettiğimiz yüce insan Haris el-Muhasibî’nin cenazesine sadece 4 kişi katıldı.
Ne acı ki, İbn-i Kesir de bunu kelam ve tasavvufla iştigal edenlere ders olması için ibretlik bir hadise gibi anlatır.
İmam Şafiî’nin seçkin talebelerinden az evvel ismini andığım Ebu Ali el-Kerabîsî ile aynı mezhebin büyüklerinden, muasırı Ebu Sevr arasında mukayese yapan bir başka ehl-i hadis meşrep alim de, İbn-i Kesir’in tutumuna benzer biçimde Kerâbîsî’nin Ebu Sevr kadar şöhret bulmamış olmasını kelama ilgi duymanın bereketsizliğiyle ilintilendirecektir.
Keza Ebubekir İbn-i Huzeyme’nin, kelama ilgi duyduklarına dair duyum aldığı, aralarında Ebu Ali es-Sekafî gibi ün salmış şahsiyetlerin de bulunduğu 4 güzide talebesiyle ilişkiyi kesip onları güçlü karizması karşısında zor duruma düşürmesi de Bağdat’taki gerilimin Nisabur’a kadar etki alanı oluşturduğunu gösterir.
Mutezile’nin siyaset gücünü kullanarak oluşturduğu baskı ortamı, bu defa önceki dönemin mağdurları eliyle, selefi salihinin karizması üzerinden inancın gücü kullanılarak oluştulmaya başlandı. Dünün mağdurları ehli hadis ve bazı fakihler iken bugünün mağdurları Haris el-Muhasibi, Abdullah b. Küllab, Ebu Ali el-Kerabisi gibi önceki dönemin de mağdurları olan kelamcı meşrep fakih ya da sufi şahsiyetleri de içine alan geniş bir kitleye yayıldı.
Me’mun eliyle başlatılan fikir polisliği el değiştirip Hanâbile/Hanbeliler eliyle Bağdat’ta uzun yüzyıllar sürecek bir gerilimi tetikledi. Mihne olaylarının ardından başlayan Hanbeli baskısı, hicrî 4. yüzyılın başlarında da, 5. yüzyılın başlarında da sürmeye devam etti. Birçok defa teşbih, tecsim, tatil, tevil gibi yalın kelami-usulî kavramlar etrafında halk olayları türünden infialler patlak verdi, iç karışıklıklar başgösterdi. Hususi mahallerde, mahrem insanlarla tartışılması gereken konular sokaklara sıçradı, fikir tartışmaları sokak kavgalarına dönüştü. O kadar ki, İmam Ahmed’den iki yüz yıl sonra bile İmam Kuşeyri, İmam Cüveyni gibi büyük kelamcılar, sufiler bu baskılardan paylarına düşeni aldılar.
Bitmedi, Ahmed b. Hanbel’den 3 yüzyıl sonra bile Bağdat’ın gerilimi devam etti. Hicrî 6. yüzyılda İbnü’l-Cevzî gibi Bağdat’ın mutedil hanbelî alimleri artık hanbelîliğin adına leke süren bu güruhtan yaka silkmeye başladılar. İbnü’l-Cevzî, Mutezile’ye karşı koyacağız diye işi teşbihe vardıran, Şîa’ya muhalefet edeceğiz diye işi yezitçiliğe taşıyan bu güruha red sadedine Def’u şübehi’t-teşbih adlı eleştirisini yazmak zorunda kaldı… Mutlaka okuyun, tavsiye ederim…