Duygularımız ne kadar mümin?

PaylaşShare on FacebookTweet about this on TwitterPin on PinterestShare on Google+Share on LinkedInEmail this to someonePrint this page

İman özde dilin, aklın ve kalbin/duyguların Allah”a bağlılığıdır. İman, sadece söz veya sadece aklın onayı olmadığı gibi sadece davranış ve uygulama biçimi de değildir. Ayrıca bir duygu meselesidir iman. Yeri gelir sevgidir iman; yeri gelir nefrettir. Yanı sıra bir özlemdir, umuttur; bir endişedir, korkudur. Hâsılı insana ait ne varsa onun bir adı da ya imandır ya küfürdür.

İman gazete haberlerinden edinme salt bilgi-enformasyon işi değildir. Allah”a iman sadece Allah”ın varlığını, birliğini bilmek demek değildir. Allah”a iman, varlığımızı O”nun varlığına adamak, irademizden duygularımıza benliğimizi O”nun buyruğuna bağlamaktır.

Bu itibarla dilin imanı, aklın imanı, eylemin imanı gibi duygunun da imanı vardır. Mümin olmak, Yüce Allah”ın koyduğu hududa paralel sürekli bunları tezkiye çabası içinde olmaktır. Sözü, fikri ve tutumuyla Yüce Allah”ın çizdiği hududu çiğneyen kimse neyse Müslümanca duygular taşımayan kimse de odur.

Nihayetinde biliriz ki itikad düşünceyi, düşünce sözü ve eylemi besler. Ya duygular? Duygular bunlardan bağımsız, tesadüfî olgular mıdır? Sevgi, nefret; özlem ve endişelerimiz değerlerimize ilham veren inancımızın doğrudan veya dolaylı tezahürleri değil midir?

Müslümanın özlemini çektiği mutluluk fotoğrafının içinde neden hep imanın izlerini aksettiren kareler, mesela ahirete açılan bir pencere vardır? Çünkü müminin mutluluk duygusu ancak ahiretle tamamlanır. Bu yüzden dünyada iktidar, servet, şöhret ve bilumum hazlar ahirete artı değer olarak yansımadıkça mümini bir türlü tatmin edemez; mümin bunların hayaline kapıldığında bile her defasında “ya öldükten sonra?” sorusuyla irkilip kendine gelir. Bu sebeple Kur”an-ı Kerim hem dünya hem ahiret için “hasene” (iyilik ve güzellik) duasını öğütler müminlere. (Bakara, 201)

Burada imanın rükünlerini konuşmak niyetinde değilim. Dolayısıyla ne Hanefî imamların savunduğu “iman dil ile ikrar, kalp ile tasdiktir” ilkesini ne de “iman bunların yanında azalarla ameldir” diyen cumhurun görüşünü konuşmayacağım. Sonuçta bu mesele yalın kelamî bir meseledir, ilgili ihtilafın arkasındaki gündem bizim buradaki gündemimizden farklıdır.

Kim mümin kim kâfir testi yapmadığımıza göre, meseleyi imanın derinliğini kavramaya dönük nefis muhasebesi bağlamında ele alabiliriz. Bu konuda bize rehberlik edecek çok çarpıcı hadisler var. Efendimiz aleyhisselam”ın, “sizden biri iman etmiş olamaz…” diye başlayan, iman duygu ilişkisine net ölçü getiren hadislerini hatırlayalım.

Sözgelimi “sizden biri, hevâsı (duygu ve arzuları) getirdiğim ölçülere tabi olmadıkça iman etmiş olamaz. ” (İbn-i Batta, el-İbâne) hadisi arzuları helal-haram ölçülerinde terbiye etmedikçe mümin olamayacağımızı; mümin olmanın arzu ve duygulara iman ettirmekten geçtiğini bildiriyor.

Mesela “Allah katında en sevimli amel Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir” (Ahmed b. Hanbel, Müsned) hadisi sadece eylemlerimizin değil; sevgi ve nefret gibi en temel duygularımızın da “Allah için”, “Allah adına” olmak gibi bir sorumluluk taşıdığını gösteriyor.

Duygularımızın imanı bağlamında bir anekdotu paylaşmak istiyorum. Geçen gün yaptığım bir yolculuk sırasında göz gezdirdiğim bir dergide Türkiye”nin ünlüleriyle yapılan soruşturma dikkatimi çekti. Ünlülere yöneltilen “hangi ülkede yaşamak istersiniz?” sorusuna verilen cevaplar iman endişesi taşıyan biri için ürkütücüydü. Cevaplarda ekseriya Barcelona, Paris gibi batılı şehirlerin adı geçiyordu. Eminim kendilerine sorulsa “ne demek, elhamdülillah, biz de Müslümanız” diyecek olan bu isimlerin nasıl bir iman algısı taşıdıklarını düşündüm bir an. İmanla kamusal hayat arasındaki bağın kopartıldığı laik Türkiye”de zamanla imanla kültür ve tabiatıyla imanla duygu arasındaki bağın nasıl gevşediğine kaydı zihnim.

Her geçen gün kuşatıcı ve inşa edici sahih imandan, eğlence, gezi ve haz kültüründen tutun mutluluk algımızı bezeyen bütün figürlere kadar hayatın görünür yüzünden yalıtılmış çaresiz ve sembolik bir inanca doğru itildiğimizi hissettim. Hicaz hayaliyle yaşayanlarımız elbette hala var; ama turizmcilerimizin de marifetiyle Avrupa şehirlerinin cazibesi bizim de gönlümüzde büyüyor.

Bırakın onu, şehir mimarimizden ev dizaynına kadar Avrupa”dan ne farkımız kaldı? Artık büyük şehirlerimizin kalabalık semtlerinde dolaşan bir Avrupalı ne yabancılık çekiyor ne yeni bir kültürü keşfetmenin egzotik hazlarını yaşıyor. Kafe, restoran, çarşı ve kitapevlerine kadar bütün şehir dizaynı küresel trendin yansıması. İkea mamülü tefrişatla evimizin içinde bile küresel dayatmaya karşı koyamıyoruz. Kısacası hayat alanlarını biçimlendiren küresel kültür davranış kodlarımızı tahrik ediyor; zincirleme biçimde davranışlar duygularımızı, duygularımız inanç kimliğimizi tersinden etkilemeye başlıyor. İnandığınız gibi yaşamazsanız yaşadığınız gibi inanırsınız sözü tecelli ettiğinde iş işte geçmiş oluyor. Çünkü biz o sırada inandığımız gibi yaşamamanın faturasıyla yüzleşmek yerine, yaşantımızdan ilhamla yeni din algısının taşlarını döşemenin uğraşı içinde oluyoruz.

Hakikaten, siluetinde camisi, minaresi olmayan; ezan sesiyle semaları yankılanmayan, aksakallı ihtiyarların sokaklarını şenlendirmediği bir muhitte yaşama arzusu nasıl bir imanla bağdaşır? Domuz eti katkılı ürünlerin kaygısını taşıyan bir Müslüman, bir Avrupa şehrinin marketlerinde nasıl huzurlu alış veriş yapabilir, restoran ve kafelerinde nasıl keyif çıkarabilir?

İman ve duygu dendiğinde mesele bununla mı sınırlı? Hayır, kanayan bir başka yaramız daha var. Merhamet mesela. Şahsi haklarımıza saldırıldığında öfke patlaması yaşarken, kutsallarımıza saldıranlara karşı hoşgörü tellallığına soyunmamız mümince bir merhamet olabilir mi? İmanın getirdiği duygu terbiyesi, tıpkı sevgi ve öfke gibi merhamet duygumuzun da sorumluluğu değil midir?

İnsan hak ve özgürlükleri konusunda ödünsüz ve keskin tavrımız, Allah”ın hakkı mevzu bahis olduğunda, hoşgörü adına sekteye uğrayabiliyorsa nasıl bir İslam algısına sahip olduğumuzu sorgulamamız gerekmiyor mu? Yoksa biz de İsrailoğullarının Hz. Musa”ya dediğini mi diyoruz; “sen ve rabbin gidin ve savaşın; biz burada oturuyoruz.” (Mâide, 24) Meselemiz, Allah kendi hakkını almasını bilir, bize düşen yalın insan hakkı mücadelesi midir?

Bir başka sorun, mesela bir sevgi edebiyatıdır almış başını gidiyor. Sevgi soyut bir kavram. Sormalı değil miyiz, neyin sevgisi? Bu sevginin harcı ne? Kadın sevgisi mi, memleket sevgisi mi, makam-mevki sevgisi mi?

Sevgiyi dünya sevgisi ahiret sevgisi diye ikiye ayırmıyor mu İslam? Sevgiden bahsediyoruz çarşaf çarşaf, ama sevginin imanı gündemimizde yer tutmuyor. İlahi sevgi mi, beşerî sevgi mi? Nefsanî mi, Rahmânî mi? Meşru mu gayrı meşru mu? Bu sorulara cevapların verilmediği kesintisiz sevgi gündemi içinde değerlerimiz allak bullak oluyor.

Fuzûlînin aşkı, Mevlana”nın metaforlarıyla soslanmış olsa da sevgi edebiyatımızdan kokular geliyor. Yürek titreten sevgi ve aşk şiirlerinden bile şehvet damarlarını titretebilecek duygu tasarımcıları var. Sosyal medyada Fuzûlî”nin dizeleriyle karşı cinse kur yapanlar mı, Mesnevî”den seçme aşk şiirleriyle flört peşinde koşanlar mı dersiniz, ortam o kadar tekinsiz ki! Kadim gelenekte ilahî sevgiyi, teeddüben insan sevgisiyle tüllendiren âriflerin dizeleri, şimdilerde nâ ehillerin dilinde bulanık duyguları perdeliyor. İlahi aşkla, içine ten şehveti sızmış aşklarımızı aynı referanslara gönderme yapıp aynı kefede tartıyor çarpık mizanlarımız.

Hâsılı düşünce ve eylemlerimizde ne kadar iman tasası olmalıysa en az duygularımızda da o kadar iman kaygısı taşımalıyız. Duygunun dönüştürücü gücü düşüncenin gücünden daha baskındır. İman ve takva ölçeğinde duyguları bulanık bir kimsenin üreteceği söylem, Müslümanlara model olmak şöyle dursun, İslam nazarında son derece şaibelidir. Müslümanlar olarak yaşadığımız duygu dönüşümünü, sadece sosyokültürel bir mesele olarak değil, kalbin tasdiki bağlamında bir iman meselesi olarak da ciddiyetle ele almalıyız.


Yeni Şafak Yazıları 28 Ocak 2013