Akıl-Zihniyet İkileminde Din

PaylaşShare on FacebookTweet about this on TwitterPin on PinterestShare on Google+Share on LinkedInEmail this to someonePrint this page

Birçok insanın iman tecrübesinde yolları gerilimli biçimde kesişen üç temel kavramdır din, akıl ve zihniyet. Din ancak akıl sahiplerine hitap eden bir kurumdur. Akıl ise bir taraftan gerçek dini tespit etmek, diğer taraftan ilahî hitabı kavrayıp hayata taşımakla sorumludur. Ne var ki sorumlu akıl, işin içine zihniyetin karışmasıyla din karşısında yerli yersiz kuşku üreten sorunlu bir unsura dönüşebiliyor. Bugün köşe yazısının sınırlı imkânları çerçevesinde dinî bilginin karakterine işaret edip bu problemi irdelemeye çalışacağım.

Önce dinden ne anladığımızı netleştirelim. Dinin terim olarak biri genel diğeri özel iki anlamı var. Genel anlamı itibarıyla, bir ilah inancına dayansın ya da dayanmasın insanın düşünce ve hayat tarzını belirleyen her sistem bir dindir. İnsanın varlığını ve hayatını kendisine bağladığı her türlü inanış, düşünüş ve uygulama biçimi bir dindir. Bu manada küfrün de bir din olduğu söylenmektedir. Nitekim Kâfirûn suresinde “leküm dinükum veliye dîn” [sizin dininiz size benim dinim bana] ayetinde küfür de bir din olarak zikredilmiştir.

Özel anlamıyla din, “peygamberler aracılığıyla insanlara arz edilen; insan hayatını inanç, ibadet, fıkıh ve ahlak boyutlarıyla düzenleyen ilahî kanunları havi nizam”dır. Bizi burada ilgilendiren de bu ikinci tanımda yer alan dindir ve inanıp intisap ettiğimiz İslam, Hz. Adem”den Hz. Muhammed”e kadar bütün nebilerin tebliğ ettiği ortak dinin adıdır.

Dinin arzında peygamberlerin aracılığına yapılan vurgu din bilgisinin kaynağının nübüvvet, yani vahiy olduğuna dikkat çekmesi bakımından manidardır. Dinin felsefe ve bilimle arasındaki temel fark buradadır.

Nübüvvet farkı din bilgisinin gerek tahsil gerek tenkit şartları açısından belirleyici konumdadır. Bu fark, din bilgisinin özde düşünce, gözlem ve muhtelif ezoterik yollarla tahsil edilemeyeceğini gösterdiği gibi, bu yollardan biriyle tenkit de edilemeyeceğini gösterir. Herhangi bir felsefî ya da bilimsel söylem için belirleyici olan düşünce ve gözlem gibi en temel araçlar birebir din bilgisi için de belirleyici değil, tali/tâbî araçlardır.

Çünkü din esasen insanın gaybla temasıdır. Dinin, evrenin gerek başlangıcına (mebde”) gerek sonuna (meâd) dair verdiği bilgiler gayb olduğu gibi, tefsir ve fıkhın en temel problemini oluşturan “Allah”ın muradı” da başlı başına bir gayb meselesidir.

Somut olarak Allah neden razıdır, neden razı değildir; neyi emreder, neyi yasaklar; kendisine ne yolla ve nasıl ibadet etmemizi ister?” gibi sorular gayba ilişkindir. Gayb, yani ne düşünce ne gözlem yoluyla keşfedemediğimiz muamma.

Biri bu sorulara ahlak ve vicdana referansla cevap verilebileceğini ileri sürebilir. Ama bu cevabın çok soyut olacağı açıktır. Somuta dökmek istendiğinde de herkes farklı bir form ileri sürecek, dolayısıyla ne ortak bir inanç ne ortak bir tavır oluşturulabilecektir. Oysa din/şeriat insanları ortak bir inanca, ortak bir tavra çağırır ve bunlar üzerinden müntesiplerine tek bir ümmet olmayı hedefleştirir.

Şu halde akıl/düşünce ve duyu/gözlem vasıtasıyla bu soruların cevaplarını öğrenebilmemiz de sorgulayabilmemiz de mümkün değildir. Bunun yolu Allah”tan gelecek açık ve net bilgi yani vahiydir. Ve vahiy sadece nübüvvet müessesesi içinde güvenli ve umumi bir bilgi kaynağı olarak karşımıza çıkar.

Demek oluyor ki kaynağı vahiy olan bilgi salt akılla ya da deneyle sorgulanamaz. İnanıp inanmamak kişiye kalmış, ama vahiyle sabit bir bilgiyi “akıl dışı” bulup reddetmek her şeyden önce kategorik olarak yanlıştır.

Günümüzün baskın seküler algısı Müslümanın düşünüş biçimini de etkilemeye başladığından artık herhangi bir dini esası akıl dışı, saçma, mantıksız gibi yargılarla mahkum edenlere rastlamak maalesef mümkün. Sözgelimi kabir azabını akıl dışı bulup inkâr eden kimseler var. Bu kimseler belli ki uzun yıllar dine intisap etmelerine rağmen hala dinle felsefe-bilim arasındaki ayrımın farkında değiller. Aksi olsaydı sıradan bir meseleyle değil, bir gayb meselesiyle karşı karşıya olduklarının bilincinde olur, önce konu hakkında “ayet ya da sahih hadis var mı?” diye sorarlardı.

Hazır sırası gelmişken akaid-kelam sahasının uzmanlarından beklentimizi de dile getirmek isterim. Adına bugün “İslamî epistemoloji” de denen kelam-usul kitaplarının başındaki marifet bahislerini daha geniş ve daha güncel biçimde el almak gerekiyor. Bu sadette “din nedir, dine intisabın manası nedir; dinî bilginin kaynağı, usulü nedir?” gibi sorular behemahal cevaplanmalıdır.

Kabir âlemi düşünce ve duyu alanlarının dışındadır, gayba dâhildir. Kabir ahvaline dair açık ve kesin bilginin kaynağı sadece vahiydir. Burada vahyin getirdiği bilgiyi karşılaştırıp kabul ya da red kararına varacağımız bir başka bilgi kaynağı yoktur. Şu halde kabir azabını akıl dışı bulan kimse neye dayanmaktadır? Takdir edilir ki, akıl dışılık iddiası, sözkonusu meselede aklın bir hükmü olduğunu iktiza eder. Kabir konusunda aklın hükmü nedir? Akıl kabir azabı hakkında neye dayanarak hüküm verebilir? Bilgi araçlarından hangisi kabre dair bilgi-fikir sağlayabilir?

Görünen o ki kabir azabını akıl dışı bulup inkâr eden kimse bu soruları ne hatırına getirmiş ne de cevapları için kafa yormuştur. Muhtemel ki ne dediğinin farkında da değildir. Zira çoğu defa akıl sözcüğünü yersiz ve yanlış kullanırız. Bir yandan örgün eğitimin biçimlendirdiği temel zihin formasyonu, diğer yandan entelektüel muhitimizden tevarüs ettiğimiz düşünce değerleri olmak üzere bilcümle zihniyetimizi oluşturan fikirlere akıl-mantık kılıfı geçirdiğimiz çok olur.

Akıl dışı ya da mantıksız bulduğumuz birçok şey aslında akılla ya da mantıkla değil, sahiplendiğimiz fikirlerle çatışmaktadır, ama biz bunu kolay kolay göremeyiz. Sözkonusu fikirlerden soyutlanarak baktığımızda inkâr ettiğimiz şeyin, ilk başta feveran ettiğimiz gibi pek de imkânsız olmadığını fark eder, sorunun akıl değil, zihniyet sorunu olduğunu derinlerde bir yerde hissederiz. Ne var ki hüner bunu itiraf edip inattan vazgeçmektir.

Haddi zatında akıl, duyu, gözlem ve haber gibi çeşitli vasıtalarla edinilen ham bilgiyi işleyip yeni bilgi/düşünce üretme kabiliyeti/garizasıdır. Buna akl-ı matbu” denir. İnsanı sair canlılardan ayırmak üzere Allah”ın lütfettiği akıl budur. Her hangi bir somut veri teşkil etmeyen son derece soyut/formel yasaları vardır. Bunlara mantık yasaları diyoruz. Bu yasalarla bilginin içeriği değil, sadece formu denetlenir; çelişik formlar yanlışlanır, çelişik olmayan formlar onaylanır. Akla aykırılık burada sadece çelişikliğe denk düşer. “Daire-i namütenahi” gibi başı ile sonu birbiriyle çelişen kavramlar bu manada akla aykırıdır.

Üretilen bilgi ve düşünceler hafızamızda toplanır ve bundan sonraki bilgi üretimini besleyen (haliyle yönlendiren) bir birikime dönüşür. Buna da akl-ı mesmû ya da akl-ı müstefâd denir ki bizim “zihniyet” dediğimiz şeye tekabül eder. Bu aşamada akıl demek somut bilgi, somut düşünce demektir. Tabiatıyla akla aykırılık da bu bilgi ve düşüncelere yani zihniyete aykırılık demektir. Herhangi bir dinî esası akla-mantığa aykırı bulanların farkına varamadığı incelik budur.

Kabir azabı ve benzeri ayet ya da hadislerle sabit olağanüstü hususlar, Allah”ın lütfettiği akl-ı matbu”a hiçbir surette aykırı değildir. Zira bu hususların hiçbirinde çelişki yoktur. Bunlar sadece insanın günlük hayatında elde ettiği olağan bilgi ve düşüncelere benzemediğinden –muhal değil- müstağrep/ilginç hususlardır. Eğer ortada ayet ya da sahih hadis varsa sırf bu bilgilere aykırı diye herhangi bir dini meselede şek-şüphe taşımak doğru değildir.

Unutmayalım, iman sıradan bilgi işi değildir. İman, günlük hayat, örgün eğitim ve entelektüel muhit gibi faktörlerin oluşturduğu zihin ve ruh formasyonunu aşıp gaybın olağanüstü iklimine doğru uzanan ilahi bir çağırıdır. Mümin bu çağrıya kulak verir, ayet-hadislerden beslenerek akl-ı mesmû”unun çeperlerini genişletmeye bakar. Şehadet/fizik âlemin kısır alanlarına hapsolmaz, idrakini gayb marifetiyle derinleştirerek insan-ı kamil ufkuna yönelir.


Yeni Şafak Yazıları 4 Ocak 2013