el-Hevâmil ve’ş-Şevâmil ya da bilmeden öğrenilmez, öğrenmeden bilinmez

el-Hevâmil ve’ş-Şevâmil

Ebu Hayyan et-Tevhidî’nin, Ebu Ali Miskeveyh’e yönelttiği yüzlerce soruya Miskeveyh’in vermiş olduğu cevapların derlendiği kitaptan söz ediyorum. Kitap tam bir bilim-felsefe ansiklopedisi niteliğinde. Dil felsefesinden, ahlak felsefesine, doğa felsefesinden, siyaset felsefesine kadar varlık ve bilgi alanlarının bütün kıyılarına uzanan, yer yer günlük hayatın pratiklerine de sarkan geniş bir muhtevaya sahip.
Ebu Hayyan gibi dil ve düşünce hassasiyeti yüksek yetkin bir hikmet adamının sorduğu soruları, Miskeveyh gibi vüs’atlı bir filozofun verdiği cevapları dinmek bilmeyen bir heyecanla okuyacağınız bir kitap. Miskeveyh’in şahsında geniş bilgi ağından derlenen bilgilerin, saf bir fikir süzgecinden geçirilerek, dakik bir dille ifadeye dökülüşüne şahit oluyorsunuz kitabı mütalaa ederken.
Kitabın adı da ilginç, el-Hevâmil ve’ş-Şevâmil. Hevâmil, yumuşak he ile hâmilenin çoğuludur. Hamile, başında güdeni olmadan serbestçe gezip otlayan dişi deve demektir. Şâmile, şümülden geldiğini düşünürsek kapsamlı ve yaygın anlamına gelir.
Biraz kuvve-i vahimeyi çalıştırırsak, vech-i tesmiyeye dair şöyle bir tevcih yapmamız fazla cüretkarlık olmaz. Herhalde Ebu Hayyan, kitabın içindeki hikmetamiz cümlelerin hem serbest hem kapsamlı olduğunu anlatmak istiyor. Muhteveya yansıyan cevapların belli bir ilim ya da fenle sınırlı olmadığı gibi belli bir ekol ya da mezhebin kabullerine bağlı da olmadığını, serbest bir muhakemenin ürünü olduğunu ima ediyor. Yeni edindiğim “Resmi Şâmile” deki elektronik nüshadan baktığım için, kitabın dibace kısmını bulamadım. Haliyle Müellif’e ait doğrudan yahut dolaylı bir tevcihe ulaşmam mümkün olmadı, çaresiz alternatif yolları denedim.

Kitaptaki sorulara birkaç misal:
Dille medeniyet arasında nasıl bir ilişki vardır?
Ahmaklar olmasa medeniyet harap olur sözü doğru mu?
Beden yaşlandıkça arzular neden gençleşir?
Hayvanların ve kuşların melodiye karşı ilgisi neden kaynaklanır?
Cebri ve ihtiyari fiillerimizin kaynağı nedir?
Zenciler diğer insanlara göre neden daha eğlencelidirler?
Deniz suları neden tuzludur?
Yazın yağmur yağar da kar neden yağmaz?
Neden insanlarda yetimlik babayla, hayvanlarda anneyle ilgilidir?
İnsanda acı hissi haz hissinden neden daha güçlüdür?
Uğurluluk ve uğursuzluk inancı insanlarda neden bu kadar etkilidir?
Ateistler neden iyilik yapar?
Neden kadının erkeğine karşı kıskançlığı, erkeğin kadınına karşı kıskançlığından daha güçlüdür?
Kitaptan bir soru örneği;
Ebu Hayyan’ın, merak edenlere duyurmak istediği sorulardan biri bizzat “soru sormak” yahut “öğrenmek” fiiliyle alakalı bir paradoksa ilişkin.
Şöyle soruyor Ebu Hayyan; bir şeyi öğrenmek istemek çelişkili bir durum değil midir? Eğer öğrenmek istediğimiz şeyi biliyorsak zaten öğrenmemizin bir manası yok. Eğer bilmiyorsak bilmediğimiz bir şeyi nasıl öğreneceğiz? Bu hiç tanımadığı kaçak kölesini arayan adamın haline benziyor. İnsan tanımadığı bir şeyi nasıl arayabilir? [Nurîzâde: Arasa bile nasıl bulabilir? Bulsa bile bulduğunun aradığı şey olduğundan nasıl emin olabilir?]
Miskeveyh şu cevabı verir:
İnsan olarak genellikle ne bildiğimiz şeyleri her yönüyle biliriz, ne de öğrenmek istediğimiz şeyler hakkında büsbütün cahilizdir. Bir yönüyle bildiğimiz, diğer yönüyle bilmediğimiz çok şey vardır. Bu şeyleri öğrenme gayretimiz bilgi sahibi olduğumuz yönüyle ilgili değil, bilgi sahibi olmadığımız yönüyle ilgilidir. Dolayısıyla soru sormak, öğrenmeye çalışmak anlamlı ve gereklidir.
Bunu biraz felsefi bir dille anlatabiliriz; biz insanlar öğrenmek istediğimiz şey [matlûb] hakkında şu 4 temel soruyu sorarak bilgi ediniriz. Bu sorulardan her birine matlab denir.
Birinci matlab, inniyettir. Bir şeyin doğrudan varlığına ilişkin bir sorudur ve Arapça’da soru edatı olan “hel” lafzıyla ifadeye dökülür. [Bunun için “heliyyet” sorusu da denir. Nurîzâde] Yani ilgilendiğimiz şey her ne şey ise onun var olup olmadığına yönelik bir sorudur. Mesela “ilgili şey var mıdır?” sorusu bu matlabla ilgilidir.
İkinci matlab, maiyet/mahiyettir. Birinci soruyla şeyin varlığını tespit ettikten sonra bu defa mahiyetini/neliğini sorgularız. Arapça’da bu bir soru edatı olan “mâ” lafzıyla gerçekleştirildiğinden maiyet/mahiyet diye anılır. “İlgili şey nedir?” Bu soruyla, ilgili şeyin mahiyetine/özüne dair bilgi istemiş oluruz. Miskeveyh, bunu bir başka yerde klasik felsefi tabirle şeyin “suret-i neviyyesi” ne dönük soru olarak tanımlar.
Üçüncü matlab, temyiz/tafsildir. Mahiyetini tespit ettiğimiz şeyin bu defa ayırdedici vasfını, fonksiyonunu tespit etmek, onu emsalinden seçip ayırmak isteriz. İkinci soru “nevi/tür” ile ilgili iken bu soru “fasıl/ayrıntı” ile ilgilidir. Nevi mahiyetin tamamına, ayrıntı ise mahiyetin münferit/mümeyyiz unsuruna tekabül eder. [İkinci sorudan sonra bu soru ne kadar gerekli tartışılabilir. Zira mahiyet faslı muhtevidir. Mesela insanın mahiyeti sorulduğunda verilen cevap, onun emsalinden temyizini sağlayan faslı (düşünücülüğü) de içermektedir. Şu halde sadece mahiyeti bilmemiz, temyiz için kafi olmalıdır. Nurîzâde]
Dördüncü matlab, illiyettir. Arapça’da bir soru edatı olan “lime” lafzıyla ifade edildiğinden “limmiyyet sorusu/matlabı” olarak da anılır. şeyin, varlığını, mahiyetini, hüviyetini tespit edip o şeyin kendisine dönük tespit, tarif ve temyiz aşamalarını tamamladıktan sonra sebep ve amaç aşamasına geçer, o şeyin niçin var olduğunu sorarız. Arkasındaki gaye ve hikmeti araştırırız. Bu soruyu Aristo soruların sorusu olarak kabul eder. Diğer sorular hep bu sorunun detayları mesabesindedir. Şeyin varlığı, mahiyeti, temyizi hep o şeyin amacıyla anlam kazanır. [Temyiz mahiyete, mahiyet varlığa, varlık da bir amaca dayanır. Nurîzâde]
Bu 4 soruyla şeye dair en temel bilgileri aldıktan sonra artık o şeyi öğrenmiş oluruz. Bundan sonrası merak işidir, o şeyin detaylarıyla ilgili sorular kısmını oluşturur. Bunlar genel olarak keyfiyet, kemmiyet, vaziyet ve izafet gibi tali arazlar makulesindendir. Nihayetinde ilgili şeyin teferruat addedilebilecek cihetlerini serimlerler.
Şimdi soruna dönecek olursak, bizim bir şey hakkında bu dört yönden herhangi biri itibarıyla bilgi sahibi olmamız, o şeyin diğer yönleri hakkında da bilgi sahibi olduğumuzu göstermez. Varlığından emin olduğumuz birşeyin mahiyetini yahut amacını bilmiyor olabiliriz. Bunun için az çok bilgi sahibi olduğumuz bir şeyin, bilmediğimiz yönlerini öğrenmek ve bu yönde sorular sormak gerekli ve faydalıdır. Binaenaleyh kabaca bilmekle öğrenmek arasında çelişki yoktur. [Bunun için öğrenenler hep bilenler; bilenler de hep öğrenenlerdir. Nurîzâde]

[Ama hiçbir surette bilgimiz olmayan bir şeyi soramaz, ona dair merak hissi edinemez, onu ne hayal ve hatıra, ne dile, ne tutumlarımıza yansıtamayız. Dolayısıyla bir şeye dair öğrenme isteği taşımamız, onun hakkında şu ya da bu ölçüde bilgi sahibi olduğumuzu gösterir. Bunun için kabaca “biliyorsak öğrenir, öğreniyorsak biliriz” diyebiliriz. Nurîzâde]
[Genel olarak “hiçlik” ten bahsediyor olmamız, tekil hiçlerden bahsedebileceğimizi göstermez. Hiçlik, mevcut değilse bile melhuz bir kategoridir. Olumlamalarımızı nasıl kategorik olarak varlık diye ifade ediyorsak, olumsuzlamalarımızı da kategorik olarak hiçlik diye ifade ederiz. Nurîzâde]

[Nurîzâde: Verilen cevap Ebu Hayyan’ın sorusuna kifayet ediyor. Ancak soruya başta da atıf yaptığım şöyle sofistik bir boyut kazandırırsak sanırım verilen cevap yeterli olmayabilir. Bir boyutunu bilip diğer boyutunu bilmediğimiz bir şeyin, bilmediğimiz boyutuna dair sorduğumuz soruya aldığımız cevabın doğruluğundan nasıl emin olabiliriz? İlgili şeyin bildiğimiz boyutuna dair sahip olduğumuz bilgiyle aldığımız cevabı karşılaştırdığımızda cevabın doğruluğundan emin olabilir miyiz? Sahip olduğumuz önceki bilgiler, öğreneceğimiz yeni bilgilerin sağlamlığını kanıtlamaya yeter mi? Yoksa mesele güven meselesi mi?
el-Cevap, mesele ne yalın karşılaştırma meselesi, ne yalın güven meselesi.. Mesele beyne beyne, biraz ondan biraz bundan nevinden ortada bir mesele. Aldığımız cevapları, öğrendiğimiz yeni bilgileri hem eski bilgilerimizle karşılaştıracağız, tutarlılık testinden geçireceğiz; hem güvenilir insanları bulup, güvenilir cevapların peşine düşeceğiz. Yani talip ne bütün bütün aklından ve mevcut tecrübelerinden vazgeçecek, ne güvenilir rehber arayışından. Ne gözlem ve nazardan vazgeçecek, ne haber-i sadıktan. Aklın ve emin rehberin himayesinde istikmal-i nefse sa’y u gayret edecek.]